$%
€%
£%
%
%
4164736฿%0.142



Devlet istememek teslimiyet değildir; değişen dünyada özgürlüğün biçimini yeniden düşünmektir.
Kürd siyasetinde bazıları yüksek sesle konuşmayı ve her şeye muhalif olmayı, çok şey bilmek sanıyor.
Biraz tarih. Biraz milliyetçilik. Birkaç harita. Bir iki slogan. Sonra hüküm: “Öcalan Kürd davasından vazgeçti.” Bu kadar kolay mı?
Değil. Çünkü bir düşünsel dönüşümü anlamak için sloganlara değil; tarihe, reel politiğe, uluslararası sisteme ve değişen dünya koşullarına bakmak gerekir.
Öcalan’ın ulus-devlet merkezli düşünceden demokratik ulus, demokratik özerklik ve demokratik konfederalizm eksenine yönelişi, Kürd hareketinin devlet kurma merkezli ulusal kurtuluş çizgisinden farklı bir siyasal modele geçişi olarak ele alınmaktadır.
Asıl geri adım, yirmi birinci yüzyılın gerçekliğini görmeyip Kürd meselesini hâlâ yalnızca yirminci yüzyılın devlet paradigmasıyla açıklamaktır.
Önce iki kavramı birbirinden ayıralım: Kürd ulusal bilinci başka şeydir, ulus-devlet başka şey.
Bir halkın dili, kültürü, tarihi, kimliği ve siyasal iradesi için mutlaka ayrı bir ulus-devlet kurması gerektiğini söylemek zorunda değilsiniz. Öcalan’ın sonraki düşüncesindeki temel ayrım da burada kuruluyor: Kürd halkının özgürlüğünü devlet kurma zorunluluğuna indirgememek.
Dolayısıyla mesele “Kürdler devlet istemesin” değildir. Mesele, “Kürd özgürlüğünün tek mümkün biçimi devlet midir?” sorusudur.
Bu ikisi arasında dağlar kadar fark vardır.
Bu görüş ilk bakışta güçlü görünebilir. Ancak devlet sahibi olmak, bir halkın demokratik, ekonomik veya toplumsal olarak özgürleşmesini kendiliğinden garanti etmez.
Devleti olan halklarda da yönetimlerin yurttaşlarına yaklaşımı, özgürlüğün kendiliğinden garanti edildiği anlamına gelmez.
Sorun yalnızca kimin devleti yönettiği değil, toplumun kendi kendisini ne ölçüde yönetebildiğidir.
Demokratik konfederalizm düşüncesi bu nedenle yerel toplulukların karar süreçlerine katılımını ve tabandan örgütlenmeyi merkeze koyar.
Bu modeli eleştirmek mümkündür. Ancak “devlet yoksa hiçbir şey yoktur” demek, modern siyasal düşüncenin bütün çeşitliliğini tek bir kuruma indirgemektir.
Burada hedef ile yöntem arasındaki farkı görmek gerekir.
Kürd halkının özgürlüğünün amacı; statüsünün belirlenmesi, kimliğin tanınması, dilin yaşaması, kültürel varlığın korunması, siyasal iradenin güçlenmesi ve kendi geleceği üzerinde söz sahibi olabilmekse, bunların tamamını yalnızca bağımsız devlet formuna bağlamak zorunda değilsiniz.
Üstelik dört parçalı Kürd gerçekliği meseleyi daha da karmaşıklaştırıyor. Türkiye’deki Kürd ile İran’daki Kürdün önündeki siyasal koşullar aynı değil; Suriye’deki Kürd ile Irak’taki Kürdün hukuki ve siyasi statüsü aynı değil.
Demokratik konfederalizm burada farklı bir cevap üretmeye çalışıyor: Siyasi sınırlar farklı kalabilir; toplumlar arasındaki demokratik bağlar güçlenebilir.
Tam tersine. Dört parçanın birliğini yalnızca tek devlet üzerinden düşünmek, Kürdlerin birbirleriyle kurabileceği bütün diğer bağları küçümsemektir.
Kültür, dil, tarih, ekonomi, medya, diaspora, akademi, sivil toplum ve dijital iletişim sınırları aşar.
Küreselleşmiş dünyada bir halkın birlik duygusu yalnızca merkezi bir devlet aygıtıyla kurulmaz. Diyarbakır’daki bir Kürd ile Erbil’deki, Qamışlo’daki, Mahabad’daki veya Avrupa’daki Kürd arasında devlet sınırlarına rağmen kültürel ve toplumsal bağlar kurulabiliyor.
Demokratik konfederalizmin ağ mantığı, bu yeni gerçekliği siyasal bir modele dönüştürmeye çalışıyor.
Bu iddia, kavramın kendisini okumadan yapılan ikircikli bir itirazdır.
Demokratik ulus, tek etnik kimliğe dayalı ulus-devletin alternatifi olarak tasarlanıyor. Hedef Kürd kimliğini yok etmek değil; Kürd kimliğini başka kimlikleri yok etmeden özgürleştirmek.
Ben kendi kimliğimle var olacağım; sen de kendi kimliğinle var olacaksın.
Demokratik ulus fikrinin temel iddiası budur.
Bir düşünürün başka düşünürlerden etkilenmesi, onun siyasal projesinin “başkasının projesi” olduğu anlamına gelmez.
Öcalan’ın düşüncesinin farklı felsefi ve siyasal kaynaklarla ilişki kurduğu açıktır. Demokratik konfederalizm üzerinde Murray Bookchin’in komünalizm ve ekolojik siyaset düşüncesinin etkisi akademik çalışmalarda da ele alınmaktadır.
Düşünce ithal mal değildir; seçilir, dönüştürülür ve yeni koşullara uyarlanır.
Önemli soru şudur: Bu düşünce, Kürd meselesinin gerçekliğine ve jeopolitiğine cevap verebiliyor mu?
Asıl tartışma burada yapılmalıdır.
Reel politik açısından bakıldığında dört parçaya bölünmüş bir Kürd coğrafyasında, dört farklı devlet ve çok sayıda bölgesel ve küresel güç varken, bütün çözümü tek bir bağımsız devlet hedefi üzerine kurmak ağır jeopolitik engellerle karşılaşır.
Türkiye NATO üyesidir. Irak federal bir yapı içerisindedir. Suriye, uzun savaşların ardından parçalı ve geleceği belirsiz bir siyasal zemindedir. Âcem/Pers merkezli devlet yapılarında ise merkezi devlet anlayışının korunması bağlamında Kürdlere yönelik baskı ve idam politikaları tarihsel olarak görülmüştür. BM sistemi ise devlet egemenliği ve toprak bütünlüğünü uluslararası düzenin temel ilkeleri arasında tutmaktadır.
Bu gerçekliği görmezden gelip “Haritayı değiştirelim, devletimizi kuralım” demek kolaydır.
Zor olan, “Bu güç dengeleri içerisinde Kürdler özgürlüklerini hangi siyasal araçlarla kalıcı hâle getirebilir?” sorusunu sormaktır.
Öcalan’ın paradigma değişimini reel politik açısından önemli kılan nokta tam da budur.
NATO’nun amacı hiçbir zaman Kürd meselesini çözmek olmamıştır. Sadece Türkiye’nin NATO sistemine dâhil olmasından kaynaklı olarak, Kürd meselesinin uzun dönemler boyunca devlet güvenliği ve bölgesel istikrar perspektifiyle ele alınmasına katkıda bulunan daha geniş güvenlik mimarisinin parçası olmuştur.
Dolayısıyla yapılması gereken NATO’ya slogan atmak değil; uluslararası güvenlik sistemlerinin Kürd meselesinin siyasal alanını nasıl daraltabildiğini veya hangi dönemlerde genişletebildiğini analiz etmektir.
Gerçek siyaset bunu gerektirir.
Kürd meselesinin güney ve batı parçalarında yaşananları unutmak mümkün değil. Irak’taki Baas rejiminin Kürdlere uyguladığı ağır şiddet politikaları, Suriye’deki vatandaşlık ve kimlik sorunları, Arap milliyetçiliğinin bazı dönemlerdeki merkeziyetçi uygulamaları tarihsel gerçekliktir.
Fakat buradan “Bütün Araplar Kürdlerin düşmanıdır” sonucunu çıkarmak da aynı derecede yanlıştır. Çünkü Arap milliyetçisi ve bağnaz yöneticiler, Arap halkının da bilinçlenmesinin önündeki en büyük engeller arasındadır.
Demokratik ulus paradigmasının gücü burada ortaya çıkıyor: Kürdlerin özgürlüğünü Arapların düşmanlığı üzerine değil, ortak demokratik yaşam üzerine kurmak.
BM’nin Kürd meselesindeki rolü siyah-beyaz değildir. Birleşmiş Milletler sistemi devlet egemenliğini korurken, aynı zamanda insan hakları bakımından uluslararası normların gelişmesini sağladı.
1991’de Irak’taki Kürdlere yönelik baskılar karşısında Güvenlik Konseyi’nin 688 sayılı kararı önemli bir örnektir.
“BM KÜRDLERİN DÜŞMANIDIR” DEMEK DE “BM KÜRDLERİ KURTARACAKTIR” DEMEK DE GERÇEK SİYASETİ BASİTLEŞMEKTİR.
Kürdlerin kendi siyasal kapasitesi olmadan hiçbir uluslararası kurum, Kürdlerin geleceğini onların yerine inşa etmeyecektir.
Öcalan’ın düşüncesini eleştirmek mümkündür. Demokratik konfederalizmin uygulanabilirliği tartışılabilir. Devlet dışı örgütlenmenin sınırları sorgulanabilir. Yerel demokrasi modelinin güvenlik, ekonomi ve hukuk sorunları eleştirilebilir.
Bunların tamamı meşru tartışmalardır.
Fakat eleştiri başka şeydir, slogan başka.
“Devlet yoksa Kürd yoktur.”
“Demokratik ulus asimilasyondur.”
“Öcalan Kürdleri sattı.”
“Bu emperyalizmin projesidir.”
“Devlet olmadan dört parça birleşemez.”
Bunlar analiz değil, slogandır.
Kürd siyasetinin artık kendisini birbirine bağırarak tüketmek yerine, kendi tezlerini Ortadoğu sosyopolitik bilinciyle ciddiyetle tartışması gerekiyor.
Öcalan’ı eleştirecekseniz okuyun. Paradigmayı reddedecekseniz anlayın. Devlet modelini savunacaksanız bunun dört parçadaki jeopolitik sonuçlarını açıklayın. Demokratik konfederalizme karşı çıkacaksanız alternatifinizi ortaya koyun.
Kürd ulus-devletini savunuyorsanız; hangi sınırlar, hangi uluslararası ittifaklar, hangi ekonomik model, hangi hukuk düzeni ve hangi azınlık rejimi sorularına cevap vermek zorundasınız.
Bu sorulara cevap vermeden yalnızca “Bağımsız Kürdistan!” demek siyaset değildir. Slogandır ve devlet kurma stratejisi değildir.
Öcalan’ın paradigmasını olumlu bulmak, onun bütün fikirlerini tartışılmaz kabul etmek anlamına gelmez.
CİDDİ BİR DÜŞÜNCE ANCAK CİDDİ ELEŞTİRİYLE SINANIR.
Fakat eleştiri için önce düşünceyi anlamak gerekir.
Bugün Öcalan’ın paradigmasını yalnızca “Devletten vazgeçti” diye özetleyenler, aslında onun neyi değiştirmeye çalıştığını tartışmıyor.
Çünkü değişen yalnızca hedef değil. Özgürlüğün tanımı, ulusun tanımı, demokrasinin tanımı, siyasetin öznesi ve devlet ile toplum arasındaki ilişki yeniden düşünülüyor.
Bugün bazıları için Kürdlük bir slogan, bazıları için bir sosyal medya profili, bazıları için birkaç tarihsel figür, bazıları için yalnızca bir bayrak; bazıları için bir rant, bazıları için ise mevki ve makamdır. Ama siyaset bunlardan daha fazlasıdır.
Kürd siyasetinin gerçek sınavı, Kürd halkının geleceğine ilişkin uygulanabilir bir düşünce üretebilmektir.
Öcalan’ın paradigması tam da bu nedenle tartışılmalıdır.
Kabul etmek zorunda değilsiniz. Ama anlamak zorundasınız. Eleştirebilirsiniz. Ama önce okuyun. Devlet modelini savunabilirsiniz. Ama reel politiğini açıklayın. Demokratik konfederalizme karşı çıkabilirsiniz. Ama yerine ne koyduğunuzu söyleyin.
Dört parçaya bölünmüş bir coğrafyada, dört ayrı devletin gerçekliği içerisinde, NATO ve BM gibi uluslararası yapıların etkilediği, küreselleşen ve sınırları aşan toplumsal ilişkilerin güçlendiği bir dünyada eski ezberleri tekrarlamak siyaset değildir.
Asıl cesaret; dünün sloganlarını tekrar etmek değil, yarının dünyasını bugünden okuyabilmektir.
Öcalan’ın paradigma değişiminin değeri de burada aranmalıdır.
Bu dönüşüm, Kürd meselesini devlet kurma ikiliğinden çıkarıp demokratik toplum, siyasal özgürlük, çoğulculuk, yerel demokrasi ve sınırları aşan toplumsal dayanışma eksenine taşımaya çalışmaktadır.
Ve artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Türkiye genelinde asimile olmuş, devşirilmiş, entegre olmuş veya Kürd kimliğini farklı ölçülerde koruyan nüfusun büyüklüğünü ve coğrafi dağılımını; bu toplumsal yapının nedenlerini ve aralarındaki bağları bilmeden, Öcalan’ın paradigmasını ne kadar anlar?
Belki de tartışmanın düğüm noktası tam olarak buradadır.
Mîr Hasan BEG

Karacadağ: Bir Coğrafyanın Hafızasından Geleceğe
1
SİVEREK’TE İŞ BİR CİNAYETİ…
8773 kez okundu
2
DİYARBAKIR’LI ŞEYH GÜZEL İLE BU ÇAĞIN CESUR YÜREKLİLERİ…
7106 kez okundu
3
“Savaş, Ölünce Değil; Düşmana Benzeyince Kaybedilir”
5544 kez okundu
4
DİNSİZ ZALİMLE DİLSİZ ŞEYTANIN UKRAYNA’DAKİ SAVAŞI…
4383 kez okundu
5
Öğretmen Patatesten Daha Değerli
3756 kez okundu
Diyarbakır Web Tasarım Ajansı