$%
€%
£%
%
%
3821602฿%2.81695



14 Eylül 2026 Pazartesi

14 Eylül 2026 Pazartesi günü kamuoyuyla paylaşacağımızı duyurduğumuz “DTSO’ya Yurttaş Tepkileri” çalışması, beklediğimizin çok üzerinde bir ilgi gördü.
Amed / Diyarbakır’dan tarafıma çok sayıda yurttaş ulaştı; yoğun biçimde görüş, bilgi, belge ve değerlendirme paylaşıldı.
Gelen bilgi ve belgelerin tamamını dikkatle değerlendirmek, teyit edilmesi gereken hususları ayırmak ve hiçbir yurttaşın görüşünü eksik ya da yanlış aktarmamak için çalışmayı genişletmek zorunda kaldım.
Bu nedenle yayında kısa bir gecikme yaşandı.
Ancak bu süreçte gelen yeni bilgiler, konunun yalnızca DTSO yönetimine yönelik yurttaş tepkileriyle sınırlı olmadığını gösterdi.
Özellikle DTSO’nun aldığı seçim kararı, seçim sürecinin zamanlaması, rekabet koşulları ve bazı gelişmeler ciddi soru işaretlerini beraberinde getiriyor.
Açıkçası, bazı gelişmeler bana hiç iyi kokular vermiyor.
Yarın yayımlayacağım yazıda şu soruları açıkça soracağım:
Seçim kararı neden tam da şimdi alındı?
Bu zamanlamanın kime, neye ve neden bir avantaj sağladığını kim açıklayacak?
Seçime girecek taraflar açısından rekabet koşulları gerçekten eşit mi?
Alınan karar, mevcut yönetimin seçim sürecindeki konumunu güçlendirecek bir sonuç doğuruyor mu?
Üyelerin özgür iradesini etkileyecek herhangi bir hesap veya plan mı yapılıyor?
DTSO’nun seçim takvimi belirlenirken hangi kriterler esas alındı?
Ve en önemlisi: Bu kararın arkasında kamuoyunun bilmediği başka hesaplar var mı?
Bu soruların cevabını sözlerle değil; bilgi, belge, zamanlama ve ortaya çıkan gelişmeler üzerinden arayacağız.
Hiçbir şeyi sümen altı etmeyeceğiz.
Bu kez söz, koltuklarda oturanların değil; o koltuklara getirenlerin.
15 Eylül 2026 Salı
DTSO’nun seçim sürecine ilişkin yazımız geliyor.
Söz artık halkın.
Mîr Hasan BEG

Birinci dünya Savaşı’nın dumanı tüterken, 1916 yılında iki diplomat, cetvellerini haritanın üzerine koydu. Biri İngiliz Mark Sykes, diğeri Fransız François Georges-Picot idi. Çizdikleri çizgiler yalnızca sınır değildi; halkların kaderine vurulan mühürdü.
Aradan yüz yılı aşkın zaman geçti.
Haritalar değişti.
Devletler değişti.
Teknoloji değişti.
Fakat değişmeyen tek şey, Ortadoğu’nun dünyanın en büyük jeopolitik satranç tahtası olmasıdır.
Bugün kimse cetvelle sınır çizmiyor.
Bunun yerine enerji boru hatları çiziliyor.
Limanlar satın alınıyor.
Askerî üsler kuruluyor.
Siber ağlar kontrol ediliyor.
Yaptırım listeleri hazırlanıyor.
Artık savaşlar haritaları değil, ekonomileri ve devletlerin hareket alanını yeniden şekillendiriyor.
İngiliz İmparatorluğu gerçekten bitti mi?
Sıkça dile getirilen “İngiltere Ortadoğu’dan çekildi” söylemi eksik bir okumadır.
Peki, gerçekten ne oluyor?
İngiltere gerçekten Ortadoğu’ndan çekildi mi?
Yoksa yalnızca görünmez olmayı mı tercih etti?
Evet, Londra artık Osmanlı sonrası dönemde olduğu gibi doğrudan manda yönetimleri kurmuyor. Ancak bu, etkisinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.
İngiltere bugün daha çok:
.
Yani eski sömürge düzeninden, dolaylı nüfuz düzenine geçmiştir.
İngiltere’nin Yerini ABD mi aldı?
Büyük Ölçüde Evet.
1945 sonrasında küresel güç dengesi değişti.
1956’daki Süveyş Krizi bunun dönüm noktalarından biri oldu. İngiltere ve Fransa’nın Mısır’a müdahalesi, ABD’nin baskısıyla sona erdi. Bu olay birçok tarihçi tarafından, İngiliz-Fransız Ortadoğu üstünlüğünün gerileyişini ve ABD’nin bölgedeki lider konumunun yükselişini simgeleyen kırılma olarak değerlendirilir.
Soğuk Savaş boyunca ABD;
.
Dolayısıyla İngiltere tamamen çekilmedi; ancak lider aktör olmaktan çıkıp daha çok ABD’nin en yakın stratejik ortaklarından biri konumuna evrildi.
Yeni oyuncular kim?
Artık oyun üç büyük küresel güç arasında oynanıyor.
ABD askerî üstünlüğünü korumaya çalışıyor.
Çin ekonomik koridorlar, liman yatırımları ve enerji ticaretiyle etkisini artırıyor.
Rusya ise askerî ve diplomatik araçlarla denge siyaseti izleyerek nüfuzunu sürdürmeye çalışıyor.
Ortadoğu artık tek bir gücün kontrol ettiği bir coğrafya olmaktan ziyade, çok kutuplu rekabetin merkezlerinden biri hâline gelmiştir.
İran neden bu kadar önemli?
Çünkü İran yalnızca bir devlet değildir.
Hürmüz Boğazı’na hâkim konumu, enerji kaynakları, bölgesel vekil ağları ve Avrasya bağlantıları nedeniyle küresel güç rekabetinde önemli bir düğüm noktasıdır.
Bu nedenle İran üzerinde yaşanan her kriz;
Petrol fiyatlarını, Küresel enflasyonu, Deniz ticaretini, Avrupa’nın enerji güvenliğini, Çin’in enerji tedarikini, Rusya’nın stratejik hesaplarını aynı anda etkiliyor.
Yeni Sykes–Picot gerçekten var mı?
Bugün kamuoyuna açık biçimde hazırlanmış yeni bir gizli paylaşım anlaşmasına dair güvenilir kanıt bulunmamaktadır.
Ancak birçok analist şu soruyu soruyor:
Sınırlar değişmese bile, nüfuz alanları yeniden mi çiziliyor?
Bu sorunun cevabı büyük ölçüde “evet” yönündedir.
Çünkü artık paylaşım;
Bir zamanlar cetvelle çizilen sınırlar, bugün algoritmalarla, enerji hatlarıyla ve finansal ağlarla yeniden tanımlanıyor.
Sorulması gereken soru artık “Ortadoğu kimin olacak?” değildir.
Asıl soru şudur:
Yenidünya düzeninde Ortadoğu, büyük güçlerin rekabet sahası olmaya devam mı edecek; yoksa bölge halkları kendi geleceklerini dış müdahalelerden bağımsız biçimde belirleyebilecekleri daha istikrarlı bir düzene ulaşabilecek mi?
Bu soru, önümüzdeki yılların en önemli jeopolitik tartışmalarından biri olmaya adaydır.
Dört Devlet Arasında Yaşayan Kürtler Ne Yapmalı?
Ortadoğu’nun en büyük paradokslarından biri şudur:
Türklerin Türkiye’si,
Arapların onlarca devleti,
Parseklerin İran’ı vardır.
Fakat milyonlarca Kürt; Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında bölünmüş bir coğrafyada yaşamaktadır. Bu tarihsel durum, siyasal temsil, kültürel haklar ve kimlik tartışmalarını bölgenin en kalıcı meselelerinden biri hâline getirmiştir.
Böylesi karmaşık bir jeopolitik denklemde en büyük hata, büyük güçlerin kısa vadeli hesaplarını kendi uzun vadeli kaderi sanmaktır.
Tarih, dış güçlerin desteğinin çoğu zaman kendi stratejik çıkarlarıyla sınırlı olduğunu; bölgesel aktörlerin ise değişen dengelere göre pozisyon alabildiğini defalarca göstermiştir. Bu nedenle kalıcı kazanımların temel dayanağı, toplumun kendi kurumsal kapasitesi ve demokratik örgütlenmesidir.
Bu çerçevede dört ülkede yaşayan Kürtler açısından öne çıkan bazı ilkeler şunlar olabilir:
En Önemli Gerçek Şudur:
Kürtlerin geleceğini ne Washington tek başına belirleyebilir, ne Moskova, ne Londra, ne Pekin. Büyük güçler gelir, çıkarları değişir ve politikalarını yeniden şekillendirir. Kalıcı olan ise bölgenin halkları ve onların birlikte kuracağı siyasal ve toplumsal düzen olacaktır.
Çünkü jeopolitikte dostluklar değil, çıkarlar kalıcıdır; buna karşılık halkların geleceğini uzun vadede belirleyen unsur, demokratik kurumlar, hukuk ve toplumsal dayanışmadır.
(Not: Bu yazı, derleme olarak yazılmıştır.)
Mîr Hasan BEG

Kürd Sorunu Değil, Kürdü Sorun Gören Zihniyet Sorundur
Uzun yıllardır aynı cümleyi duyuyoruz: “Kürt sorunu…”
Oysa en başta yanlış olan, sorunun adıdır.
Çünkü hiçbir halk başlı başına bir sorun değildir. Sorun; bir halkı sorun olarak gören anlayıştır.
Kürtler, bu coğrafyanın kadim halklarından biridir. Dilleriyle, kültürleriyle, müzikleriyle, edebiyatlarıyla ve tarihleriyle binlerce yıllık bir geçmişin taşıyıcısıdır. Buna rağmen, uzun yıllar boyunca kimlikleri güvenlik eksenli tartışmaların gölgesinde değerlendirilmiş; kültürel ve siyasal talepleri kuşkuyla karşılanmıştır.
Bu Yazının Amacı Herhangi Bir Halkı Suçlamak Değildir.
Türklerin de, Arapların da, Parseklerin de, Ermenilerin de, Süryanilerin de ve bütün halkların onuru eşittir. Halklar birbirinin düşmanı değildir. İnsanları birbirine yabancılaştıran; demokratik olmayan yönetim anlayışları, baskıcı politikalar ve farklılıkları tehdit olarak gören zihniyetlerdir.
Bugün dünyada demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü en çok konuşulan kavramlar arasında yer alıyor. Ancak konu Kürtlerin kimliği, dili ve kültürel hakları olduğunda aynı ilkelerin her zaman aynı kararlılıkla uygulanabildiğini söylemek kolay değildir. Jeopolitik hesaplar evrensel değerlerin önüne geçmektedir.
Oysa insan haklarının evrensel olması tam da bunun içindir.
Hâk; kendine başka, başkasına başka uygulanıyorsa artık evrensel değildir.
Adalet; güçlü olana göre şekilleniyorsa artık adalet değildir.
Demokrasi; yalnız çoğunluğun sesi duyulduğunda değil, azınlıkta kalanların da kendini eşit ve güvende hissedebildiği ölçüde anlam kazanır.
Bir insanın ana dilini konuşması, kültürünü yaşatması ve kimliğini özgürce ifade etmesi hiçbir egemenin verdiği lütuf değildir. Bunlar, insan olmanın doğal uzantısıdır.
Bu nedenle artık soruyu değiştirme zamanı gelmiştir.
“Kürt sorunu nasıl çözülür?” yerine şu soruyu sormalıyız:
Kürdü sorun olarak gören zihniyet nasıl değişir?
Çünkü sorun, bir halkın varlığı değildir.
Sorun; farklılıkları tehdit olarak gören siyasal akıldır.
Sorun; eşitliği söylemde savunup uygulamada erteleyen anlayıştır.
Sorun; insanı kimliğine göre değerlendiren sistemlerdir.
Kalıcı barış; inkârla değil, tanımayla başlar.
Güven; baskıyla değil, adaletle kurulur.
Birlik; tek tipleştirerek değil, farklılıkları eşit kabul ederek güçlenir.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, yeni düşmanlıklar üretmek değil; ortak insanlığımızı büyütmektir. Çünkü bu coğrafyanın geleceği, halkların birbirine üstün gelmesinde değil; birbirinin varlığını ve onurunu eşit kabul edebilmesindedir.
Hiçbir halk sorun değildir.
Artık “Kürt sorunu” demeyi bırakmanın zamanı gelmiştir. Kürdü sorun gören zihniyetleri dönüştürüp evrensel insan hakları zihniyetine getirmektir.
SORUN; KÜRD HALKINI SORUN OLARAK GÖREN ZİHNİYETTİR.
Mîr Hasan BEG

Diyarbakır’ın merkez Kayapınar ilçesinde seyir halindeyken motor kısmından alev alan otomobil, itfaiye ekiplerinin müdahalesiyle söndürüldü.
Olay, merkez Kayapınar ilçesi Eski Siverek Caddesi üzerinde meydana geldi.
Seyir halindeki otomobil, henüz belirlenemeyen bir nedenle alev aldı.
Kısa sürede büyüyen yangını fark eden sürücü, aracı yol kenarına çekerek durumu 112 Acil Çağrı Merkezi’ne bildirdi.
Haber verilmesi üzerine olay yerine itfaiye ekipleri sevk edildi.
Ekiplerin zamanında müdahalesiyle yangın, kontrol altına alınarak söndürüldü.
Yangında ölen ya da yaralanan olmazken, otomobil tamamen yanarak kullanılamaz hale geldi.
Yangının çıkış nedeninin belirlenmesi için inceleme başlatıldı.

Demokrasilerde siyaset, halka hizmet etmek için vardır. Toplumun sorunlarını çözmek, adaleti güçlendirmek ve ortak geleceği inşa etmek siyasetin temel görevidir. Ancak Türkiye’de, Kürdistan coğrafyasında ve genel olarak Ortadoğu’da siyaset giderek hizmet alanı olmaktan uzaklaşmakta; kariyer, nüfuz ve ekonomik çıkar alanına dönüşmektedir.
Siyasetin Meslekleşmesi ve Topluma Bedeli
Bugün birçok insan siyasete toplumsal sorunları çözmek için değil, siyasi bir kariyer edinmek, makam sahibi olmak veya belirli imkânlara ulaşmak amacıyla yönelmektedir. Siyaset bir sorumluluk olmaktan çıkıp meslek haline geldiğinde, halkın ihtiyaçları geri plana itilirken kişisel ve grupsal çıkarlar ön plana çıkmaktadır.
Türkiye’de taban hâkimiyeti bulunan AKP, CHP ve DEM Parti farklı siyasi görüşleri temsil ediyor olabilir. Ancak toplumun önemli bir kesimi, partiler arasındaki söylem farklılıklarına rağmen benzer sorunların devam ettiğini düşünmektedir. Çünkü mesele yalnızca hangi partinin iktidarda olduğu değil, siyasetin nasıl yapıldığıdır.
Siyasetçinin Kariyeri mi, Halkın Geleceği mi?
Yerel yönetimler bu sorunun en görünür alanlarından biridir. Belediyeler halka hizmet üretmek için vardır. Ancak zaman zaman belediyeler; kadrolaşma, siyasi yakınlıklar, ihale tartışmaları ve kaynak kullanımına ilişkin eleştirilerle gündeme gelmektedir. Bu durum vatandaşın zihninde şu soruyu oluşturmaktadır: Kamu kaynakları gerçekten halk için mi kullanılıyor, yoksa belirli çevreler için yeni ekonomik alanlar mı oluşturuluyor?
Bu eleştiriler yalnızca bir partiye yöneltilemez. AKP’nin yönettiği belediyelerde de CHP’nin yönettiği belediyelerde de DEM Parti’nin yönetiminde bulunan yerel idarelerde de benzer tartışmalar yaşanabilmektedir. Çünkü sorun partilerden önce siyasi kültür sorunudur.
Liyakatin Kaybettiği Yerde Demokrasi Kazanamaz…
Siyasetin sorunlarından biri de liyakat ilkesinin zayıflamasıdır. Özellikle seçim süreçlerinde, aday belirlemelerinde ve çeşitli yönetim kademelerinde bilgi, birikim ve toplumsal karşılık yerine; sadakat ilişkileri, grup çıkarları ve kişisel yakınlıklar belirleyici olabilmektedir. Bunun sonucunda topluma daha fazla katkı sunabilecek insanlar geri planda kalırken, belirli çevrelerin desteklediği isimler öne çıkabilmektedir.
Koltuk, Kariyer ve Rant Üçgeninde Toplumsal Bozulma…
Bu durum yalnızca siyasi partilerle sınırlı değildir. Toplum adına faaliyet yürüttüğünü ifade eden bazı sivil toplum kuruluşları, dernekler, vakıflar ve meslek örgütleri de zaman zaman asli amaçlarından uzaklaşabilmektedir. Kâr amacı gütmeyen yapılar olması gereken bazı kuruluşlar, kimi zaman belirli siyasi veya ekonomik çevrelerin etkisi altında hareket ederek toplumsal faydadan çok grupsal çıkarları önceleyebilmektedir.
STK ların Görevi Siyaseti Yönetmek Değildir.
Sivil toplumun görevi siyaseti yönlendirmek değil, toplumsal vicdanı temsil etmektir. Ancak bazı yapılarda seçim süreçlerine dolaylı müdahaleler, algı yönetimi faaliyetleri veya belirli isimleri öne çıkarma çabaları görülebilmektedir. Bu tür yaklaşımlar, liyakatli insanların önünü kapatırken toplumun kurumsal yapılara olan güvenini de zedelemektedir.
Ortadoğu’nun en büyük sorunlarından biri de budur. Siyaset, hizmet üretmek yerine güç ve çıkar ilişkilerinin merkezine yerleştiğinde demokrasi zayıflar. Halkın beklentileri yerine siyasi aktörlerin hesapları konuşulmaya başlanır. Sonuçta kazanan birkaç çevre olurken kaybeden toplumun tamamı olur.
Bugün Türkiye’nin de Kürt siyasetinin de yerel yönetimlerinin de sivil toplum kuruluşlarının da ihtiyaç duyduğu şey yeni sloganlar değildir. İhtiyaç duyulan şey; şeffaflık, hesap verebilirlik, liyakat ve ahlaki sorumluluktur.
Gerçek siyaset; koltuk korumak değil sorun çözmektir. Gerçek belediyecilik; propaganda değil hizmet üretmektir. Gerçek sivil toplumculuk ise belirli grupların değil toplumun tamamının yararını savunmaktır.
Partiler Değişiyor, Düzen Değişiyor mu?
Toplum artık siyasetçilerin ne söylediğinden çok nasıl yaşadığına, kamu kaynaklarını nasıl kullandığına ve görevlerini nasıl yerine getirdiğine bakmaktadır. Çünkü vatandaş için önemli olan ideolojik sloganlar değil, günlük hayatında hissettiği adalet, refah ve güven ve temsildir.
Siyaset Bir Geçim Kapısı Değil, Bir Kamu Görevidir.
Unutulmamalıdır ki siyaset bir geçim kapısı değil, bir kamu görevidir. Belediye başkanlığı, milletvekilliği, parti yöneticiliği veya sivil toplum temsilciliği bir ayrıcalık değil, ağır bir sorumluluktur. Bu sorumluluk unutulduğunda siyaset rant üretir; hatırlandığında ise toplumu dönüştürür.
Tarih makamını koruyanları değil, halkına hizmet edenleri hatırlar. Toplumları değiştiren şey ise siyasetçilerin vaatleri değil, halkın hesap sorabilme iradesidir.
Siyasette Amatör Ruhunu Kaybedip, Profesyonelleşenler Toplumu Demokratikleştiremezler..!
Siyasette amatör ruhunu kaybedip profesyonelleşenler, artık halka hizmet etmeyi değil; koltuklarını, kariyerlerini ve oluşturdukları düzeni korumayı öncelemeye başlarlar. Oysa demokrasi, siyaseti bir meslek değil, topluma karşı geçici ve onurlu bir sorumluluk olarak gören insanların omuzlarında yükselir. Bu nedenle amatör ruhunu kaybeden bir siyaset anlayışı, toplumu demokratikleştiremez; yalnızca mevcut güç ilişkilerini yeniden üretir.
Siyasette profesyonelleşmek bilgi ve deneyim kazanmak değildir; siyaseti geçim kapısına dönüştürmektir. Amatör ruhunu kaybedenler, halkı değil koltuklarını korur. Koltuğunu koruyan siyaset ise demokrasiyi büyütemez.
Mîr Hasan BEG
Diyarbakır Web Tasarım Ajansı