DOLAR

$%

EURO

€%

STERLİN

£%

GRAM ALTIN

%

ÇEYREK ALTIN

%

BİTCOİN

4062134฿%-1.25062

İmsak Vakti a 02:00
Diyarbakır HAFİF YAĞMUR 20°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

HAKEMİN DÜDÜĞÜ KADAR, HAKEMİN EMEĞİ DE KORUNMALI

HAKEMİN DÜDÜĞÜ KADAR, HAKEMİN EMEĞİ DE KORUNMALI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Tribünde oturan taraftar çoğu zaman yalnızca hakemin maç içerisindeki kararını görür.

Bir düdük.

Bir kart.

Bir penaltı.

Bir ofsayt.

Fakat o düdüğün arkasında yıllarca süren bir eğitim ve emek vardır.

Hakemlik kolay bir meslek değildir.

Sürekli fiziksel hazırlık ister.

Kural bilgisi ister.

Stres yönetimi ister.

Karar verme yeteneği ister.

Ve en önemlisi, baskı altında doğru karar verebilme gücü ister.

Bu nedenle hakemlerin kendi meslekleriyle ilgili süreçlerde adaletli bir sistemle karşılaşmaları gerekir.

Son soruşturmanın kamuoyuna yansıyan ayrıntılarında bazı hakemlere görev verilmediği veya görevlerinin sistematik biçimde azaltıldığı yönündeki iddialar dikkat çekiyor.

Eğer bir hakemin emeği haksız biçimde engellenmişse bunun ortaya çıkarılması gerekir.

Eğer iddia doğru değilse yine aynı şekilde gerçek ortaya konulmalıdır.

Çünkü burada yalnızca hakemlerin kariyeri söz konusu değildir.

Bir insanın emeği söz konusudur.

Bir ailenin geleceği söz konusudur.

Yıllarca verilen emeğin karşılığının nasıl belirlendiği söz konusudur.

Bu nedenle soruşturmanın sonucunu beklerken bir başka konuyu da tartışmalıyız:

Hakem değerlendirme sistemi daha şeffaf hale getirilebilir mi?

Kararlar kayıt altına alınabilir mi?

Klasman değişikliklerinin gerekçeleri hakemlere açık biçimde bildirilebilir mi?

Sınav sonuçlarının denetlenebilirliği artırılabilir mi?

Bütün bunlar yapılabilir.

Hatta yapılmalıdır.

Çünkü futbolun temizliği sadece şike veya bahis gibi büyük başlıklardan ibaret değildir.

Futbolun temizliği, hakemin emeğine gösterilen saygıyla da başlar.

Devamını Oku

Toprak Unutmaz, Demokrasi de Unutmaz

Toprak Unutmaz, Demokrasi de Unutmaz
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Toprak, kendisine emanet edilen hiçbir şeyi bütünüyle unutmaz.

Bir tohum düşer toprağa, yıllar sonra ağaca dönüşür. Bir yaprak düşer, toprağa karışır. Bir ağacın gövdesinde oluşan her halka, geçmişte yaşanan yılların sessiz tanığı olur.

İnsanlık tarihi de tıpkı doğa gibi hafızaya sahiptir.

Türkiye’nin demokrasi tarihinde 27 Mayıs 1960 ve onu takip eden süreç, unutulmaması gereken acı bir dönemin adıdır.

27 Mayıs askeri müdahalesinin ardından Demokrat Parti iktidarı sona erdi. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, bakanlar ve çok sayıda Demokrat Partili tutuklandı. Yassıada’da yapılan yargılamaların ardından Başbakan Adnan Menderes ile Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan hakkında verilen idam kararları infaz edildi. Zorlu ve Polatkan 16 Eylül 1961’de, Menderes ise 17 Eylül’de idam edildi. (Türkiye Büyük Millet Meclisi)

Fakat bu acı dönemin bir başka ve hâlâ tartışılan ismi daha vardır:

İçişleri Bakanı Namık Gedik.

Gedik, 27 Mayıs sonrasında Harp Okulu’nda tutuklu bulunduğu sırada hayatını kaybetti. Resmî açıklama ölümün intihar olduğu yönündeydi. Ancak yıllar içinde ortaya çıkan tanıklıklar ve anlatımlar, bu ölümün nasıl gerçekleştiği konusunda ciddi soru işaretleri oluşturdu.

Bazı tanıklar Gedik’in intihar ettiğini söylerken, bazı tanıklar onun öldürüldüğünü veya pencereden atıldığını ileri sürdü. Tutulduğu yerde gördüğü muamele, uğradığı hakaretler ve baskı hakkında da anlatımlar bulunmaktadır. Ölümünden sonra otopsi yapılmamış olması ise tartışmaların bugüne kadar sürmesinin en önemli nedenlerinden biridir. (Atatürk Ansiklopedisi)

İşte tarih burada doğaya benzer.

Üzeri örtülen bir iz, yağmurla tamamen yok olmaz.

Bazen bir taşın altında, bazen toprağın derinliğinde, bazen de bir ağacın gövdesindeki halkada yaşamaya devam eder.

Milletlerin hafızası da böyledir.

Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idamlarıyla Namık Gedik’in şüpheli ölümü, Türkiye’nin demokrasi tarihinin aynı karanlık döneminin farklı acılarıdır.

Bugün onları anarken amacımız geçmişin kavgasını yeniden büyütmek değildir.

Amacımız, geçmişten geleceğe bir ders bırakmaktır.

Çünkü demokrasiyi kaybetmek bazen bir gecede gerçekleşebilir.

Onu yeniden kurmak ise yıllar, hatta nesiller alabilir.

Bir ağacı kesmek birkaç dakika sürer; yeniden büyümesi yıllar ister.

Demokrasi de böyledir.

Sandığın, hukukun, özgür iradenin ve insan hayatının değerini korumak hepimizin sorumluluğudur.

Bugünün gençleri geçmişte yaşananları bilmelidir.

Menderes’in, Zorlu’nun ve Polatkan’ın nasıl bir dönemin sonunda idam edildiğini; Namık Gedik’in ölümünün neden hâlâ tartışıldığını öğrenmelidir.

Çünkü tarih yalnızca geçmiş değildir.

Tarih, geleceğin uyarısıdır.

Toprak nasıl kendisine düşen tohumu saklıyor ve zamanı geldiğinde yeniden hayat veriyorsa, milletlerin hafızası da geçmişte yaşananları geleceğe taşımalıdır.

Yeter ki biz o hafızayı kaybetmeyelim.

Çünkü toprak unutmaz.

Millet de unutmamalıdır.

Adnan FİŞENK

Devamını Oku

Bölgesel Hesaplaşma mı, Küresel Kırılma mı?

Bölgesel Hesaplaşma mı, Küresel Kırılma mı?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Etrafımız Ateş Çemberi, Dördüncü Dünya Savaşı Böyle mi Başlar?

Ortadoğu yine bir eşikte.
İran – İsrail – ABD hattında yükselen gerilim artık münferit saldırılarla açıklanamayacak bir noktada.

Gazze’de aylar süren yıkım ve ağır sivil kayıplar…
Lübnan sınırında tırmanan çatışmalar…
Suriye’deki hava operasyonları…
İran hedeflerine yönelik doğrudan ya da dolaylı saldırılar…

Bölge fiilen düşük yoğunluklu bir savaş atmosferinde.

İsrail yönetimi operasyonlarını güvenlik gerekçesiyle savunuyor. Ancak özellikle Gazze’deki sivil kayıplar ve altyapı yıkımı uluslararası kamuoyunda ciddi eleştiriler doğurdu. Washington’un verdiği açık destek ise bu krizi yalnızca bölgesel değil, küresel güç rekabetinin bir parçası haline getirdi.

Meselenin daha derin bir katmanı var.

Yıllardır İran’ın nükleer kapasitesini sınırlamaya yönelik yaptırımlar, siber operasyonlar, sabotaj iddiaları ve üst düzey isimlere yönelik suikastlar konuşuluyor. Tahran bunu rejimi zayıflatmaya dönük sistematik bir strateji olarak okuyor. İsrail ise bunu önleyici savunma doktrini çerçevesinde değerlendiriyor.

Buradaki temel gerilim şudur:
Amaç yalnızca nükleer silahı engellemek mi, yoksa İran’ı bölgesel bir güç olmaktan çıkarıp daha kırılgan bir yapıya dönüştürmek mi?

Güç dengesiyle oynanan her hamle yeni bir kırılganlık üretir.
Aşırı zayıflatılmış bir İran istikrar getirmeyebilir; tam tersine vekâlet savaşlarını ve bölgesel boşlukları artırabilir.

Peki bu tablo küresel bir savaşa dönüşür mü?

Bugün için doğrudan bir dünya savaşı ihtimali düşük görünüyor. Büyük güçler topyekûn çatışmanın maliyetini biliyor. Nükleer caydırıcılık hâlâ en güçlü fren mekanizması. Küresel ekonomi böyle bir yangını kaldırabilecek durumda değil.

Ama risk sıfır değil.

Yanlış bir hesaplama, kontrolsüz bir misilleme zinciri veya doğrudan devletler arası geniş çaplı bir çatışma; bloklaşmayı hızlandırabilir. Dünya savaşları bazen aniden değil, yıllarca süren “alıştırılmış gerilimlerin” birikmesiyle başlar.

Belki de asıl tehlike şudur:
Gerilim normalleşir.
Sert dil sıradanlaşır.
Saldırılar kanıksanır.

Ve bir sabah, kimse tam olarak ne zaman başladığını hatırlamaz.

Türkiye açısından mesele nettir. Enerji güvenliği, ticaret yolları, göç baskısı ve sınır istikrarı bu hattın doğrudan içindedir. Bu nedenle Türkiye’nin çıkarı; bir cepheye eklemlenmek değil, denge kurmak ve gerilimi düşüren diplomatik bir aklı savunmaktır.

Eğer bir gün “Dördüncü Dünya Savaşı” diye anılacak bir dönem başlayacaksa, bu tek bir füzenin değil; yıllarca biriken hesaplaşmaların sonucu olacaktır.

Ve tarih bize şunu öğretir:
Savaş bir gecede çıkmaz.
Önce zihinlerde başlar.

Adnan Fişenk yazdı:
“Büyük savaşlar önce haritalarda değil, zihinlerde başlar; haritalar sadece gecikmiş sonuçtur.”

Devamını Oku

Neden Diye Hiç Düşündük Mü?

Neden Diye Hiç Düşündük Mü?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Tarihe sadece inanmak yetmez; bazen sorgulamak da gerekir.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgide hep aynı soru yankılanıyor:

Kim zengindi, kim yoksuldu? Kim savaştı, kim yönetti?

Ve neden, onca fedakârlığa rağmen Anadolu insanı hep en ağır bedeli ödedi?

Osmanlı’da kim zengindi, kim fakirdi?

Osmanlı’da ticaretin ve zanaatın çoğu gayrimüslimlerin elindeydi.
Bu durum ayrımcılıktan çok, kültürel bir iş bölümü gibi gösterilmek istensede Türkler fakirleştirilmişti, Müslüman Türkler devlete ve orduya, gayrimüslimler ticarete yöneltilmişti.

Zamanla ekonomik denge bozulsada, “Ermeniler devleti yönetiyordu” gibi iddialar da halk arasında güçleniyordu.

Mürur tezkeresi gerçeği

“Müslümanlardan ve Türklerden vize istenirdi, gayrimüslimlerden değil” sözü kısmen doğrudur.
Osmanlı’da şehir değiştirmek için mürur tezkeresi gerekiyordu ve bu kural herkes içindi.
Ama yoksul Anadolu insanı olan Türkler için bu bile bir engeldi; çünkü fakirlik zaten başlı başına bir sınırdı.

Boğaz yalıları, sermaye ve statü

19. yüzyılda Boğaz kıyılarında Yalı sahibi olarak yaşayan Rum, Ermeni ve Levanten aileler çoğunluktaydı.
Fakat unutmamak gerekir ki istisnada olsa bazı Osmanlı paşaları da Boğaz’da yalı sahibi idi.
Said Halim Paşa, Küçük Hüseyin Paşa gibi bazı Türk devlet adamının da yalıları vardı.
Bu tabloyu azınlıkların sahip olduğu büyük sermayenin dağılımı belirliyordu.

Bankalar, sermaye ve Mithat Paşa

Osmanlı Bankası yabancı sermayenin elindeydi; Türkler finans gücünden uzaktı.
Mithat Paşa, bu açığı kapatmak için Ziraat Bankası’nı kurdu.
Ancak sürgünü bu girişimden değil, dönemin siyasi çekişmelerinden kaynaklandı.

Askerlikteki adaletsizlik

Osmanlı’da Türkler yıllarca askerlik yaparken, gayrimüslimler “bedel-i askeri” ödeyip muaf tutuluyordu.

Bu sistem savaşlarda can veren Anadolu köylüsünü tüketti; Yemen türkülerinde bu yorgunluğun sesi vardır.

Harf Devrimi bir gecede olmadı

Latin harfleri, Tanzimat’tan itibaren konuşuluyordu.
Fakat siyasal ve dini hassasiyetler nedeniyle uygulanamadı.

Atatürk’ün yaptığı, aslında bir asırlık arayışı sonuca bağlamaktı. Atatürk’ün Harf Devrimi bir “kopuş” değil, yüzyıllık bir arayışın son halkasıydı.

Arşivler, söylentiler ve tarih bilinci

Ne Atatürk Cumhuriyet kuruluşunda arşiv sattı, ne de bu dönemde belgeler hurdacıya verildi.
Bu iddialar kanıtlanmadı.

Ama şu doğru:

Tarihine sahip çıkmayan toplum, kendi geçmişini başkalarının kaleminden okur.

Camiler, heykeller ve yanlış bilgiler

“Vahdettin cami sattı, Atatürk geri aldı” iddiası temelsizdir.

Ağa Camii hiçbir zaman satılmadı. Papa heykeli ise Harbiye’deki kilisenin bahçesindedir.

Atatürk döneminde pek çok cami onarılarak yeniden ibadete açılmıştır.

Son söz: Yemen’den bugüne

Osmanlı da, Cumhuriyet de bizimdir.

Her ikisinde de hata, emek, gözyaşı ve umut vardır.

Anadolu insanı hep en ağır yükü taşımış ama hiçbir zaman inancını kaybetmemiştir.

Gerçeği bilmek, geçmişi reddetmek değil; geleceğe vefa göstermektir.

Adnan Fişenk

Devamını Oku

Sumud Filosu ve Stratejik Kararlılık

Sumud Filosu ve Stratejik Kararlılık
1

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsanlık, özgür olduğunu sandığı bir çağda yaşadığını zannetse de, beynine zikredilen algı ile emperyalistlerin istediğine göre tutsak olarak yaşatılmaktadır.

Ama en sinsi tutsaklık, çoğunluğa zihinsel esaretin fark ettirilmemesidir.

Bilgi çağından algı çağına yelken açtırıldığımız tutsaklık zamanın da ; gerçekler değil, gerçek gibi gösterilenler hüküm sürmektedir.
Katillerin mazlum, Mazlumların cani gösterildiği bir algı fırtınası içinde yaşatılmaktayız.

Bunun en somut örneği Ortadoğu’da özellikle Filistin, Gazze’de Siyonist İsrail ve Doğu Türkistan’da Çin zulmüdür.

Gazze de masum sivillerin katledilmesine, açlıktan ölüme terkedilmelerine kayıtsız kalamayan Türk ve yabancı Aktivistlerin Gazze’ye yardım götürmek için devreye girmesi ile başlayan Sumud filosunun katil siyonist askerlerince uluslararası sularda başına gelenler, sonucun da, Türkiye’nin Türk Aktivist vatandaşlarını ve haklarını koruma sorumluluğu ile Türkiye gereği için olaya el koymuştur.

Türkiye’nin, tarihden gelen sorumluluğu adına Gazze soykırımına insanlık adına seyirci kalamazdı.

Bunun en net örneği uluslararası platformda Filistin haklarını sonuna kadar savunmasıdır.
Türk vatandaşlarının katil siyonistlerin elinden sökülüp alınması da Sumud Filosu olayıda bu zincirin bir halkasıdır.

Sumud Filosu:
Gazze’ye yapılmak için dünya çapında bir İnsanî yardım olmakla birlikte, bu filoda gönüllü olarak katılımcı olan Türk aktivist haklarının Türkiye tarafından da bizzat korunması meselesidir.

1 Ekim’de Gazze’ye insani yardım götüren Sumud Filosu’na İsrail Uluslararası sularda yasadışı olarak müdahale etti.
Gemilerdeki göz altına alınan aktivistlerin bir kısmıda bilindiği üzere Türk’tü.

Ama Sumud’un amacı sadece yolculuk yapmak değildi.
Filonun hedefi, Gazze’ye insani yardım götürmek, siyonistlerin bombaları altında öldüremeyip ağır yaraladıkları, bir şekilde eli, ayağı kopmuş, gözünü kaybetmiş, vücudu dağılmış yaralılara sağlık malzemeleri, ilaç vs gibi acil ihtiyaçları iletmekti, siyonistler tarafından açlıktan ölüme mahkum edilen çocuklara mamalar, abluka altındaki halkın aç, susuz bırakılarak oluşturulan yaşam ihtiyaçlarını ulaştırmak ve dünyaya Gazze’de yaşanan insani krizin fark edilmesini sağlamaktı.

Her zaman ki gibi katiller ordusu siyonist İsrail Uluslararası sularda uluslararası bir suç işleyerek Sumud yardım gemilerini silahlı katil askerleri ile basarak gönüllü aktivistleri yetkisi olmadığı uluslararası sularda esir almışlardır.

Türkiye’nin bu aktivistler arasında bulunan Türk vatandaşlarının taviz vermeden serbest bırakılmasını isteyerek, Esir alınan Türk vatandaşlarından 36 kişi İstanbul’a iadesi sağlanmış, geri kalan 14 kişi de Ürdün üzerinden iade alınmıştır.

Bu süreç, Türkiye’nin vatandaşının ve mazlumların haklarını koruma kararlılığını net biçimde tüm dünya’ya göstermiştir.

İsrail korsanlığı Türkiye – İsrail ilişkilerini germekle kalmayıp, Orta Doğu dengelerini de etkilemiştir.

BM ve AB, insani yardımın engellenmesini kınamıştır.
Arap dünyasında tepkiler yükselmiştir.
Türkiye’nin diplomatik hamleleri, bölgedeki barış ve istikrar için kritik bir öneme sahip olmakla birlikte Filistin devleti, birçok ülke tarafından geçte olsa tanınmıştır.

İsrail’in uluslararası sularda bu yasa dışı müdahalesi, Orta Doğu deniz yolları ve enerji taşımacılığı açısından riskleri yeniden gündeme taşımıştır.

Uluslararası şirketler ve yatırımcılar, bölgedeki jeopolitik gelişmeleri yakından izlemektedir.

Türkiye’nin kararlılığı ve dik durması güvenli nakliye ve lojistik altyapısına stratejik değer kazandırmıştır.

Sumud Filosu olayı, bize şunu gösteriyor ki, Siyonist katillerin,
Bugünün dünyasında en güçlü oldukları alan, sadece gerçeği gizleyebilen değil, gerçeği istediği gibi gösterebilmeleridir.
Bunun adı da ALGIDIR.

Türkiye’nin kararlılığı, iç ve dış politikada ders niteliğindedir.
Günümüz dünyasında artık geçerli olan bilgi değil, farkındalıkdır.
Gözün gördüğüne değil, kalbinin sezgisine inanmak gerekir.

Manipülasyonun panzehiri artık zeka değildir. Türkiye’nin uyanıklığı ve bilinçli olmasıdır.
Türkiye kendisini neyin etkilediğini fark ettiği anda, önlemine alarak, onun esiri olmaktan kurtulmuştur.
Bu tuzağı kuranları esir almıştır.
Türkiye için oyun devler liginde henüz yeni başlamıştır.
Zaman içinde devler liginde Türkiye adına gelişmeleri hep birlikte yaşayarak göreceğiz …

ADNAN FİŞENK

Devamını Oku
Diyarbakır Web Tasarım