44,8556$% 0.2
52,9936€% 0.04
60,8474£% 0.1
%
%
3360246฿%0.00035



06 Mart 2026 Cuma

Etrafımız Ateş Çemberi, Dördüncü Dünya Savaşı Böyle mi Başlar?
Ortadoğu yine bir eşikte.
İran – İsrail – ABD hattında yükselen gerilim artık münferit saldırılarla açıklanamayacak bir noktada.
Gazze’de aylar süren yıkım ve ağır sivil kayıplar…
Lübnan sınırında tırmanan çatışmalar…
Suriye’deki hava operasyonları…
İran hedeflerine yönelik doğrudan ya da dolaylı saldırılar…
Bölge fiilen düşük yoğunluklu bir savaş atmosferinde.
İsrail yönetimi operasyonlarını güvenlik gerekçesiyle savunuyor. Ancak özellikle Gazze’deki sivil kayıplar ve altyapı yıkımı uluslararası kamuoyunda ciddi eleştiriler doğurdu. Washington’un verdiği açık destek ise bu krizi yalnızca bölgesel değil, küresel güç rekabetinin bir parçası haline getirdi.
Meselenin daha derin bir katmanı var.
Yıllardır İran’ın nükleer kapasitesini sınırlamaya yönelik yaptırımlar, siber operasyonlar, sabotaj iddiaları ve üst düzey isimlere yönelik suikastlar konuşuluyor. Tahran bunu rejimi zayıflatmaya dönük sistematik bir strateji olarak okuyor. İsrail ise bunu önleyici savunma doktrini çerçevesinde değerlendiriyor.
Buradaki temel gerilim şudur:
Amaç yalnızca nükleer silahı engellemek mi, yoksa İran’ı bölgesel bir güç olmaktan çıkarıp daha kırılgan bir yapıya dönüştürmek mi?
Güç dengesiyle oynanan her hamle yeni bir kırılganlık üretir.
Aşırı zayıflatılmış bir İran istikrar getirmeyebilir; tam tersine vekâlet savaşlarını ve bölgesel boşlukları artırabilir.
Peki bu tablo küresel bir savaşa dönüşür mü?
Bugün için doğrudan bir dünya savaşı ihtimali düşük görünüyor. Büyük güçler topyekûn çatışmanın maliyetini biliyor. Nükleer caydırıcılık hâlâ en güçlü fren mekanizması. Küresel ekonomi böyle bir yangını kaldırabilecek durumda değil.
Ama risk sıfır değil.
Yanlış bir hesaplama, kontrolsüz bir misilleme zinciri veya doğrudan devletler arası geniş çaplı bir çatışma; bloklaşmayı hızlandırabilir. Dünya savaşları bazen aniden değil, yıllarca süren “alıştırılmış gerilimlerin” birikmesiyle başlar.
Belki de asıl tehlike şudur:
Gerilim normalleşir.
Sert dil sıradanlaşır.
Saldırılar kanıksanır.
Ve bir sabah, kimse tam olarak ne zaman başladığını hatırlamaz.
Türkiye açısından mesele nettir. Enerji güvenliği, ticaret yolları, göç baskısı ve sınır istikrarı bu hattın doğrudan içindedir. Bu nedenle Türkiye’nin çıkarı; bir cepheye eklemlenmek değil, denge kurmak ve gerilimi düşüren diplomatik bir aklı savunmaktır.
Eğer bir gün “Dördüncü Dünya Savaşı” diye anılacak bir dönem başlayacaksa, bu tek bir füzenin değil; yıllarca biriken hesaplaşmaların sonucu olacaktır.
Ve tarih bize şunu öğretir:
Savaş bir gecede çıkmaz.
Önce zihinlerde başlar.
Adnan Fişenk yazdı:
“Büyük savaşlar önce haritalarda değil, zihinlerde başlar; haritalar sadece gecikmiş sonuçtur.”

Tarihe sadece inanmak yetmez; bazen sorgulamak da gerekir.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgide hep aynı soru yankılanıyor:
Kim zengindi, kim yoksuldu? Kim savaştı, kim yönetti?
Ve neden, onca fedakârlığa rağmen Anadolu insanı hep en ağır bedeli ödedi?
Osmanlı’da kim zengindi, kim fakirdi?
Osmanlı’da ticaretin ve zanaatın çoğu gayrimüslimlerin elindeydi.
Bu durum ayrımcılıktan çok, kültürel bir iş bölümü gibi gösterilmek istensede Türkler fakirleştirilmişti, Müslüman Türkler devlete ve orduya, gayrimüslimler ticarete yöneltilmişti.
Zamanla ekonomik denge bozulsada, “Ermeniler devleti yönetiyordu” gibi iddialar da halk arasında güçleniyordu.
Mürur tezkeresi gerçeği
“Müslümanlardan ve Türklerden vize istenirdi, gayrimüslimlerden değil” sözü kısmen doğrudur.
Osmanlı’da şehir değiştirmek için mürur tezkeresi gerekiyordu ve bu kural herkes içindi.
Ama yoksul Anadolu insanı olan Türkler için bu bile bir engeldi; çünkü fakirlik zaten başlı başına bir sınırdı.
Boğaz yalıları, sermaye ve statü
19. yüzyılda Boğaz kıyılarında Yalı sahibi olarak yaşayan Rum, Ermeni ve Levanten aileler çoğunluktaydı.
Fakat unutmamak gerekir ki istisnada olsa bazı Osmanlı paşaları da Boğaz’da yalı sahibi idi.
Said Halim Paşa, Küçük Hüseyin Paşa gibi bazı Türk devlet adamının da yalıları vardı.
Bu tabloyu azınlıkların sahip olduğu büyük sermayenin dağılımı belirliyordu.
Bankalar, sermaye ve Mithat Paşa
Osmanlı Bankası yabancı sermayenin elindeydi; Türkler finans gücünden uzaktı.
Mithat Paşa, bu açığı kapatmak için Ziraat Bankası’nı kurdu.
Ancak sürgünü bu girişimden değil, dönemin siyasi çekişmelerinden kaynaklandı.
Askerlikteki adaletsizlik
Osmanlı’da Türkler yıllarca askerlik yaparken, gayrimüslimler “bedel-i askeri” ödeyip muaf tutuluyordu.
Bu sistem savaşlarda can veren Anadolu köylüsünü tüketti; Yemen türkülerinde bu yorgunluğun sesi vardır.
Harf Devrimi bir gecede olmadı
Latin harfleri, Tanzimat’tan itibaren konuşuluyordu.
Fakat siyasal ve dini hassasiyetler nedeniyle uygulanamadı.
Atatürk’ün yaptığı, aslında bir asırlık arayışı sonuca bağlamaktı. Atatürk’ün Harf Devrimi bir “kopuş” değil, yüzyıllık bir arayışın son halkasıydı.
Arşivler, söylentiler ve tarih bilinci
Ne Atatürk Cumhuriyet kuruluşunda arşiv sattı, ne de bu dönemde belgeler hurdacıya verildi.
Bu iddialar kanıtlanmadı.
Ama şu doğru:
Tarihine sahip çıkmayan toplum, kendi geçmişini başkalarının kaleminden okur.
Camiler, heykeller ve yanlış bilgiler
“Vahdettin cami sattı, Atatürk geri aldı” iddiası temelsizdir.
Ağa Camii hiçbir zaman satılmadı. Papa heykeli ise Harbiye’deki kilisenin bahçesindedir.
Atatürk döneminde pek çok cami onarılarak yeniden ibadete açılmıştır.
Son söz: Yemen’den bugüne
Osmanlı da, Cumhuriyet de bizimdir.
Her ikisinde de hata, emek, gözyaşı ve umut vardır.
Anadolu insanı hep en ağır yükü taşımış ama hiçbir zaman inancını kaybetmemiştir.
Gerçeği bilmek, geçmişi reddetmek değil; geleceğe vefa göstermektir.
Adnan Fişenk

İnsanlık, özgür olduğunu sandığı bir çağda yaşadığını zannetse de, beynine zikredilen algı ile emperyalistlerin istediğine göre tutsak olarak yaşatılmaktadır.
Ama en sinsi tutsaklık, çoğunluğa zihinsel esaretin fark ettirilmemesidir.
Bilgi çağından algı çağına yelken açtırıldığımız tutsaklık zamanın da ; gerçekler değil, gerçek gibi gösterilenler hüküm sürmektedir.
Katillerin mazlum, Mazlumların cani gösterildiği bir algı fırtınası içinde yaşatılmaktayız.
Bunun en somut örneği Ortadoğu’da özellikle Filistin, Gazze’de Siyonist İsrail ve Doğu Türkistan’da Çin zulmüdür.
Gazze de masum sivillerin katledilmesine, açlıktan ölüme terkedilmelerine kayıtsız kalamayan Türk ve yabancı Aktivistlerin Gazze’ye yardım götürmek için devreye girmesi ile başlayan Sumud filosunun katil siyonist askerlerince uluslararası sularda başına gelenler, sonucun da, Türkiye’nin Türk Aktivist vatandaşlarını ve haklarını koruma sorumluluğu ile Türkiye gereği için olaya el koymuştur.
Türkiye’nin, tarihden gelen sorumluluğu adına Gazze soykırımına insanlık adına seyirci kalamazdı.
Bunun en net örneği uluslararası platformda Filistin haklarını sonuna kadar savunmasıdır.
Türk vatandaşlarının katil siyonistlerin elinden sökülüp alınması da Sumud Filosu olayıda bu zincirin bir halkasıdır.
Sumud Filosu:
Gazze’ye yapılmak için dünya çapında bir İnsanî yardım olmakla birlikte, bu filoda gönüllü olarak katılımcı olan Türk aktivist haklarının Türkiye tarafından da bizzat korunması meselesidir.
1 Ekim’de Gazze’ye insani yardım götüren Sumud Filosu’na İsrail Uluslararası sularda yasadışı olarak müdahale etti.
Gemilerdeki göz altına alınan aktivistlerin bir kısmıda bilindiği üzere Türk’tü.
Ama Sumud’un amacı sadece yolculuk yapmak değildi.
Filonun hedefi, Gazze’ye insani yardım götürmek, siyonistlerin bombaları altında öldüremeyip ağır yaraladıkları, bir şekilde eli, ayağı kopmuş, gözünü kaybetmiş, vücudu dağılmış yaralılara sağlık malzemeleri, ilaç vs gibi acil ihtiyaçları iletmekti, siyonistler tarafından açlıktan ölüme mahkum edilen çocuklara mamalar, abluka altındaki halkın aç, susuz bırakılarak oluşturulan yaşam ihtiyaçlarını ulaştırmak ve dünyaya Gazze’de yaşanan insani krizin fark edilmesini sağlamaktı.
Her zaman ki gibi katiller ordusu siyonist İsrail Uluslararası sularda uluslararası bir suç işleyerek Sumud yardım gemilerini silahlı katil askerleri ile basarak gönüllü aktivistleri yetkisi olmadığı uluslararası sularda esir almışlardır.
Türkiye’nin bu aktivistler arasında bulunan Türk vatandaşlarının taviz vermeden serbest bırakılmasını isteyerek, Esir alınan Türk vatandaşlarından 36 kişi İstanbul’a iadesi sağlanmış, geri kalan 14 kişi de Ürdün üzerinden iade alınmıştır.
Bu süreç, Türkiye’nin vatandaşının ve mazlumların haklarını koruma kararlılığını net biçimde tüm dünya’ya göstermiştir.
İsrail korsanlığı Türkiye – İsrail ilişkilerini germekle kalmayıp, Orta Doğu dengelerini de etkilemiştir.
BM ve AB, insani yardımın engellenmesini kınamıştır.
Arap dünyasında tepkiler yükselmiştir.
Türkiye’nin diplomatik hamleleri, bölgedeki barış ve istikrar için kritik bir öneme sahip olmakla birlikte Filistin devleti, birçok ülke tarafından geçte olsa tanınmıştır.
İsrail’in uluslararası sularda bu yasa dışı müdahalesi, Orta Doğu deniz yolları ve enerji taşımacılığı açısından riskleri yeniden gündeme taşımıştır.
Uluslararası şirketler ve yatırımcılar, bölgedeki jeopolitik gelişmeleri yakından izlemektedir.
Türkiye’nin kararlılığı ve dik durması güvenli nakliye ve lojistik altyapısına stratejik değer kazandırmıştır.
Sumud Filosu olayı, bize şunu gösteriyor ki, Siyonist katillerin,
Bugünün dünyasında en güçlü oldukları alan, sadece gerçeği gizleyebilen değil, gerçeği istediği gibi gösterebilmeleridir.
Bunun adı da ALGIDIR.
Türkiye’nin kararlılığı, iç ve dış politikada ders niteliğindedir.
Günümüz dünyasında artık geçerli olan bilgi değil, farkındalıkdır.
Gözün gördüğüne değil, kalbinin sezgisine inanmak gerekir.
Manipülasyonun panzehiri artık zeka değildir. Türkiye’nin uyanıklığı ve bilinçli olmasıdır.
Türkiye kendisini neyin etkilediğini fark ettiği anda, önlemine alarak, onun esiri olmaktan kurtulmuştur.
Bu tuzağı kuranları esir almıştır.
Türkiye için oyun devler liginde henüz yeni başlamıştır.
Zaman içinde devler liginde Türkiye adına gelişmeleri hep birlikte yaşayarak göreceğiz …
ADNAN FİŞENK

Washington’da Beyaz Saray’ın tarihi odalarında 8 Ağustos 2025’te yaşananlar, sadece diplomatik bir ziyaret değildi. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşme, Güney Kafkasya’nın jeopolitik dengelerini yeniden tanımlayabilecek bir hamleydi.
Bu buluşmanın perde arkasında, SOCAR ile ExxonMobil arasında imzalanan enerji anlaşmaları, Zengezur üzerinden planlanan “TRIPP” transit koridoru ve en önemlisi, Azerbaycan ile Ermenistan arasında paraflanan barış metni vardı. Yıllardır çözülemeyen bir düğüm, Washington’un arabuluculuğuyla gevşetilmeye çalışılıyordu.
Barış sürecinin bu denli ileri bir noktaya taşınması, sadece Bakü ve Erivan için değil, bölgedeki tüm güçler için yeni bir satranç oyununun başlangıcı demek. ABD, bu hamleyle Rusya’nın Kafkasya’daki geleneksel nüfuzunu gölgede bırakmayı hedeflerken; Azerbaycan, hem enerji projelerini güvence altına aldı hem de uluslararası arenada elini güçlendirdi.
Elbette bu sürecin eleştirileri de var. Özellikle Ermeni diasporası, atılan adımların geçmişte yaşanan acıların üstünü örtebileceği endişesini dile getiriyor. Fakat şurası kesin: Aliyev–Trump zirvesi, Güney Kafkasya’da yeni bir dönemin kapısını araladı.
Şimdi gözler, imzalanacak nihai barış anlaşmasında ve bu anlaşmanın sahada ne kadar uygulanabilir olacağında. Diplomasi satranç gibidir; her hamlenin bir karşı hamlesi olur. Fakat bu kez, belki de yıllardır süren oyunun kazananı, halklar olabilir.
Adnan Fişenk

“Barışa iki gün vardı… Sonra gökyüzünden ölüm yağdı.”
Ortadoğu, alışkın olduğumuz kriz takvimini yeniden güncelliyor. Bu kez takvimde barış vardı. İran ile Batı’nın diplomasi masasını yeniden kuracağı konuşulurken, İsrail gökten füze indirerek o masayı yerle bir etti.
Ve şimdi herkes aynı soruyu soruyor:
İsrail neden, neden tam da şimdi saldırdı?
Savaşın Zamanlaması: Tesadüf Değil, Tercih
İsrail’in saldırısı, İran ile yapılacak nükleer müzakerelerden yalnızca 48 saat önce geldi. Bu bir rastlantı değil. Aksine, bu bir “ön kesme” taktiği. Masanın kurulmasını engellemek, süreci başlamadan sabote etmek.
İsrail’in net mesajı şu:
“İran ile anlaşamazsınız. Biz masada yokuz, ama savaşta varız.”
ABD: Katılmadı Ama Göz Yumdu
Resmî olarak operasyonda yer almadı. Ama eski Başkan Trump’ın sözleri şifreyi açık ediyor:
“İsrail’e 60 gün verdik. Dolunca saldırdılar.”
Bu ne demek? ABD bu saldırının zamanlamasını önceden biliyordu. Sessiz onay mı verdi, yoksa bizzat teşvik mi etti? Bu sorular hâlâ havada.
Netanyahu’nun İç Siyaset Oyunu
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, içeride zorda. Koalisyon çatırdıyor, toplumsal huzursuzluk artıyor. Her kriz döneminde olduğu gibi, “dış düşman” kartı yeniden masada.
Bu saldırı iç kamuoyuna verilen bir mesaj:
“Bakın, nükleer İran’ı biz durdurduk.”
Ama gerçekte durdurulan barış çabası oldu.
Sonuç: Tetikte Bir Bölge, Sessizleşen Diplomasi
İran’ın cevabı gecikmedi. Yüzlerce drone ve füze, İsrail hava savunmasına yöneldi. Bölgedeki gerilim tırmandı. Barış masası devrildi. Savaş senaryosu bir kez daha öne çıktı.
Son Söz
Diplomasi kırılgandır.
Barış, en çok da zamanlama ister.
Ama bazıları, barışı zaman kaybı olarak görür.
Onlar için füze, diplomasiye tercih edilir.
Bugün Ortadoğu bir kez daha “masaya oturmak” yerine, mevzilere dağılıyor.
Ve tarih yine aynı soruyu soruyor:
Barışa bir adım kala tetiği kim çekti?
“Füze bir ülkeyi vurur,
Susan diplomasi bir bölgeyi.”
Adnan Fişenk
Diyarbakır Web Tasarım Ajansı