$%
€%
£%
%
%
4021962฿%-0.10267



19 Ekim 2026 Pazartesi

Bu hafta sonu AK Parti Diyarbakır İl Başkanı Hamit Sümer, göreve geldiği günden yaklaşık üç buçuk ay sonra basınla istişare buluşması gerçekleştirdi. Basının özgürlüğünden, gazetecilerin cesaretinden ve istişare kültüründen söz edildi. Ancak sıra, Diyarbakır’ın ekonomik geleceğini ilgilendiren somut sorulara gelince, maalesef beklediğim açıklık ortaya konulamadı.
Soru cevap faslında DTSO, OSB ve Ticaret Borsası seçimlerini sordum. Ticaret ve Sanayi Odası seçimine tek listeyle gidilmesini, seçim takviminin kısalığına yönelik eleştirileri, sınırlı katılımı ve Diyarbakır Organize Sanayi İş İnsanları Derneği (DOSİAD)’nin boykot kararını gündeme getirdim. Ak Parti’ nin 25. Yılında tek başına iktidar olmasının şehrimizde yanlış anlaşıldığını, tek listeyle yapılan Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası seçiminin “demokrasi zaferi!!!” olarak sunulduğunu, OSB seçiminin şaibe iddialarıyla yargıya taşındığını, Ticaret Borsası seçiminin ise neredeyse kamuoyunun haberi olmadan yapıldığını hatırlattım.
Sayın Hamit Sümer’ in basın buluşmasında sarf ettiği sözlerle soruma verdiği cevaplar arasında maalesef ciddi bir mesafe vardı.
Sümer’in cevabı ne oldu?
“Neden aday çıkmadı? İnisiyatif alın, aday olun!”
Elbette adayların sorumluluk alması gerekir. Ancak meseleye yalnızca bu pencereden bakmak, sorunun önemli bir bölümünü dışarıda bırakmaktır.
Seçim takviminin yeterli olmadığı sorgulanıyorsa, buna cevap verilmelidir. Katılımın neden sınırlı kaldığı tartışılıyorsa, şehrin önemli bir sanayici derneği boykot kararı alıyorsa, bunun üzerinde durulmalıdır. Yarı resmi bir kurum olarak seçim mevzuatına uygun, gerekli yasal prosedür gözetilerek tek listeyle seçime gidilmesi elbette hukuka aykırılık anlamına gelmez; fakat bunun demokratik rekabet açısından ne ifade ettiği de yalnızca “Rakip çıksaydı” denilerek geçiştirilemez.
Aday çıkmamasını eleştirmek kolaydır. Peki, seçim sürecinin ve ortamının yeterince rekabetçi olup olmadığını kim sorgulayacak?
DTSO seçimlerine ilişkin eleştirilerimin özü buydu. Herhangi bir adayın kazanmasını ya da kaybetmesini değil, üyelerin iradesinin hangi koşullarda sandığa yansıdığını ve bunun demokrasi anlayışındaki yerini sordum. Sümer’in cevabı ise bu soruların tamamını karşılamadı.
OSB konusunda yargıya taşınan iddialar bakımından yorum yapmaktan kaçınmasını anlayışla karşılayabilirim. Ancak yargı sürecine müdahil olmadan da şeffaflık, temsil ve kurumsal güven konusunda pekâlâ değerlendirme yapabilirdi. Ticaret Borsası seçiminin adeta kamuoyundan habersiz bir şekilde yapılmasıyla ilgili sorum da daha kapsamlı bir açıklamayı hak ediyordu diye düşünüyorum.
Çünkü bu meseleler yalnızca oda ve borsaların kendi iç hesaplaşmaları değildir. Bu kurumlar Diyarbakır’ın üretimini, yatırım ortamını ve ekonomik temsilini ilgilendiriyor. Dolayısıyla kamuoyunun bunları sorgulaması son derece doğaldır. Kamuoyu adına sorumluluk alan ve yönetime gelenlerin veya yönetime talip olan siyasi parti temsilcilerinin de bu sorgulamanın hakkını vermesi gerektiği de bir gerçekliktir.
Şakşakçı bir basın mensubu, sorumu özel olarak niteledi
Toplantıda şakşakçı bir basın mensubunun soruma “Bu özel bir soru, kurumların kendi içindeki özel bir durum” diyerek tepki göstermesi ise ayrıca düşündürücüydü.
Nesi özel bu sorunun?
Kurumlar kendi içinde demokrasicilik mi oynuyor? Diyarbakır’ın iş ve sanayi camiasını temsil eden kurumların seçimlerini, katılımı ve rekabet koşullarını sorgulamak mı özel?
Gazetecinin görevi, şehrin gündemini takip etmek kadar, gündeme gelmesinden rahatsızlık duyulan konuları da kamuoyunun gündemine taşımaktır. Yoksa sorunun muhataplarını korumak içgüdüsüyle kendi meslektaşına cephe almak değildir. Bir soruya katılmayabilirsiniz, ancak kamu yararını ilgilendiren bir soruyu “özel” ilan ederek tartışmanın dışına itemezsiniz.
Burada maksadım elbette kişileri hedef almak değil, bir anlayışı sorgulamak…
Dört yıl sonrasını beklemek çözüm mü?
Hamit Sümer, DTSO ve OSB üyelerine bir sonraki seçim için şimdiden hazırlık yapmaları çağrısında bulundu. Bu, katılımı artırmak bakımından anlamlı bir öneri olsa da, bugün sorulan soruların cevabını dört yıl sonraya bırakmak anlamına gelmemeli.
Bugün seçim süreçleri hakkında eleştiriler varsa bugün cevaplanmalı. Bugün kamuoyunun merak ettiği konular, bir sonraki seçim dönemine havale edilmemeli.
Başkan Sümer adayların sorumluluk alması gerektiği yönündeki tespitinde haklı olsa da, bu tespit, seçim takvimi, katılım ve şeffaflık konusundaki soruları ortadan kaldırmıyor. Verilen cevapların temel eksikliği de burada ortaya çıkıyor.
Diyarbakır’ın bu meseledeki ihtiyacı, sorumluluğu yalnızca adaylara ve üyelere yükleyen bir yaklaşım değil; sorunları bütün yönleriyle ele alan, somut bilgi veren ve hesap verebilen bir yönetim anlayışıdır.
Demokrasi, yalnızca sandık kurulduğunda hatırlanacak bir kavram değildir.
Sandığı savunuyorsanız rekabeti, şeffaflığı da savunacaksınız. Aksi hâlde geriye demokrasi güzellemesi kalır; cevap bekleyen sorular ise yerinde durur.
Otoban sorusuna basının ilgisizliği
Bir diğer soru olarak da Diyarbakır’ın otoban bağlantısı sorununu sordum. Sümer, ulaşımın önemini vurguladı ve konunun gündemlerinde olduğunu belirtti.
“Ulaşım medeniyettir” demek doğrudur; fakat yıllardır çözüm bekleyen bir meselede asıl ihtiyaç, bu doğru cümlenin arkasını dolduracak somut bilgilerdir.
Peki, somut olarak hangi aşamadayız? Hangi kurumla görüşüldü? Hangi girişim yapıldı? Diyarbakır’ın beklentisini karşılayacak bir yol haritası var mı? Bugün ulaşım sorunu varsa çözümü için de hangi adımların atıldığı veya atılacağı da açıklanmalı.
Ben otoban sorununu sorarken “güzide” basın mensuplarımızın mikrofonlarını toplamasıyla soru-cevap süreci de bitmiş oldu. Bunun bilinçli bir engelleme olduğunu ileri süremesem de, şehrin önemli sorunları konuşulurken, bu ilgisizlik veya engelleme çabası ibretlik bir olay olarak kayda girmiş oldu.
Ne diyelim basın şehrin gözü, kulağı olduğu kadar konuşan sesidir de. Gel gör ki üç maymunu oynamak revaçta.
Sözüm basın mensubu arkadaşlara; toplumun sesi olamıyorsanız bari çıkan sesleri kısmaya uğraşmayın.

9 Mayıs’ta Diyarbakır Organize Sanayi Bölgesi seçimi tamamlandı. Az bir farkla Mavi Liste kazandı.
Peki, mesele kapandı mı? Bence tam tersine… Asıl mesele şimdi başladı. Çünkü seçim bitti ama tartışmalar bitmedi.
Hatırlayın…
Seçim öncesinde Diyarbakır Haber’de “Hayalet OSB” iddialarını gündeme taşıdık. KGF kredilerini sorduk.
İstihdam rakamlarını sorduk. Bütün bu iddiaları OSB Başkanı Mustafa Fidan’a doğrudan yönelttik. Aldığımız cevap ise şuydu; “Bunlar basit şeyler. Kamuoyunu bunlarla meşgul etmeyin. Belgeyle konuşun.”
İşte ben de bugün aynı çağrıyı yineliyorum; Belgeyle konuşalım.
Çünkü artık konuşan yalnızca ben değilim. DOSİAD konuşuyor. Yeşil Liste konuşuyor. Savcılığa yapılan başvurular konuşuyor. Bilirkişi raporları konuşuyor.
Şimdi sormak gerekiyor:
Madem her şey bu kadar şeffaf…
Madem bütün iddialar “basit şeyler”…
O halde neden konu yargıya taşındı?
Neden bilirkişi incelemesi başlatıldı?
Neden Diyarbakır iş dünyasının önemli sivil toplum kuruluşlarından biri olan DOSİAD, kamuoyuna çıkarak hukuki süreç başlattığını açıklama gereği duydu?
DOSİAD’ ın açıklamasını dikkatle okudum. Kimseyi peşinen suçlamıyor. Ancak çok önemli bir ilkenin altını çiziyor. “Halkın menfaati, hiçbir kişi, grup ya da yapının çıkarından aşağıda görülemez; her türlü kişisel ve kurumsal çıkarın üzerindedir.”
Aslında bütün tartışmanın özeti de bu cümlede saklı. Çünkü bugün tartışılan mesele bir kişinin başkan olması değil, Diyarbakır’ın ekonomik kurumlarının nasıl yönetildiğidir.
OSB… DTSO… Büyükşehir Belediyesi… Ve seçim sürecinde bu kurumların oynadığı iddia edilen roller…
DOSİAD diyor ki; Şeffaflık olsun. Hesap verebilirlik olsun. Kamu kaynaklarının kullanımı incelensin.
Ben de aynı şeyi söylüyorum. Eğer her şey hukuka ve mevzuata uygunsa, bundan en çok mevcut yönetimin memnun olması gerekir. Çünkü temiz yönetimler denetlenmekten korkmaz, hesap vermekten kaçmaz. Aksine, hesap verebildikleri ölçüde güven kazanırlar. Fakat cevap verilmedikçe sorular büyür. Sessizlik uzadıkça şüphe derinleşir.
Bugün Diyarbakır’ın konuştuğu konu, seçimi kimin kazandığı değil; nasıl kazanıldığıdır. İddialar çok vahim.
Kararı bağımsız yargı verecek. Ama şu da unutulmamalıdır; sormak, sorgulamak kamunun basına ve gazeteciye yüklediği ödevdir. Cevap vermek ise kamu adına yetki kullananların sorumluluğudur.
Hiç kimse “Kazandık, konu kapandı” rahatlığına kapılmasın.
Konu yeni başlıyor. Çünkü bugün herkes aynı sorunun cevabını arıyor; gerçekten her şey hukuka uygun muydu? Yoksa seçim sürecinde kullanılan bazı işlemler ve bazı ilişkiler seçim sonucunu etkiledi mi?
Bu soruların cevabını mahkeme ortaya koyacak. Ancak o güne kadar kamuoyunun sorma hakkı, yöneticilerin de bu sorulara şeffaf biçimde cevap verme yükümlülüğü devam edecek.
Ben hâlâ ikna olmuş değilim.
Peki ya siz?

DİYARBAKIR’ DA SEÇİM TARTIŞMASI BÜYÜYOR
9 Mayıs’ ta Diyarbakır Organize Sanayi Bölgesi seçimi tamamlandı… Mavi Liste kazandı.
Ancak bugün şehirde konuşulan mesele seçim sonucundan çok daha büyük.
Çünkü artık herkes aynı soruyu soruyor:
OSB gerçekten sanayicilerin ortak yönetim alanı mı, yoksa organize edilmiş bir güç mekanizmasının kontrol alanı mı?
Ortaya atılan iddialar basit şeyler değil ve korkarım ki yalan da değil… Diyarbakır’ın ekonomik geleceğini doğrudan ilgilendiren çok ağır iddialar.
Seçim sürecine start verilince Diyarbakır Haber olarak “Hayalet OSB” iddialarını gündeme taşımış ve bizzat OSB Başkanı Mustafa FİDAN’ a sormuştuk; “bunlar basit şeyler ve yalandır, kamuoyunu böyle basit şeylerle meşgul etmeyin, belgeyle konuşun” demişti.
Belgelerle konuşma zamanı geldi.
Ve yine bir köşe yazımda;
“Şehrin ekonomik damarlarını elinde tutmak isteyen bir yapı, STK’lar üzerinden adım adım büyüyor. Kendi etki alanını genişletiyor, kendi kadrolarını oluşturuyor ve şehrin geleceğine yön vermeye hazırlanıyor” diyerek örümcek ağı misali yayılan bir yapıya dikkat çekmiştim.
Gelinen noktada tespitlerimin hiç te abartı olmadığı ortaya çıkıyor.
Şimdi kamuoyunun önünde duran çok net bir soru var;
“Bu seçim gerçekten sandıkta mı kazanıldı, yoksa “seçim mühendisliği”yle mi şekillendirildi?”
Çünkü seçim öncesinde yaşandığı iddia edilen gelişmeler, sıradan bürokratik işlemler olarak geçiştirilemeyecek kadar dikkat çekici.
Özellikle dün DOSİAD (Diyarbakır Organize Sanayi İşadamları Derneği) yönetim kurulunun sosyal medya üzerinden kamuoyuna yaptığı açıklama tartışmaları bambaşka bir noktaya taşıdı.
Açıklamada, Diyarbakır OSB Genel Kurulu sürecinde daha önce sanayi camiasında tanınmayan bazı kişi ve firmaların seçim sürecine dâhil edildiği ifade ediliyor.
Dahası…
DTSO bünyesindeki sicil tasdiknamelerinde, yetkisi bulunmayan bazı kişilere özel yetkilendirmeler yapılarak seçmen oluşturulmaya çalışıldığına dair güçlü emarelerden söz ediliyor.
Ve en kritik iddia şu;
Seçimden hemen önceki son mesai günü içinde 11 kişiye, bunun dışında yaklaşık 20 kişilik başka bir gruba ise son bir ay içerisinde “gerekli kriterler sağlanmadığı halde” alelacele “Yapı İzin Ruhsatları” düzenlenerek seçmen statüsü sağlandığı belirtiliyor.
Yani iddia o ki…
Ortada doğal bir seçmen kitlesi değil, son dakika oluşturulan bir seçim organizasyonu var.
DOSİAD’ ın açıklamasına göre konu 11 Mayıs 2026 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na taşınmış durumda. Savcılık tarafından bilirkişi görevlendirildiği ve ilgili firmalar hakkında inceleme başlatıldığı ifade ediliyor.
Eğer bu iddialar doğruysa burada artık demokratik bir yarıştan değil, doğrudan “seçim mühendisliği” nden söz etmek gerekir.
İddiaların muhatapları Allo, Cello değil. Kamu gücüne dayanan ve şehrin dinamikleri olan OSB, DTSO, Büyükşehir Belediyesi gibi kamu gücü taşıyan kurumların yöneticileri.
Eğer kamu gücü, belli bir listenin lehine sonuç üretmek için kullanıldıysa, bu durum etik bir sorun olmaktan öte, hukuki açıdan da son derece ağır sonuçlar doğurabilecek ciddi bir sorundur.
Eğer iddia edildiği gibi seçimden önceki gün ve seçime bir ay kala yaklaşık 31 kişiye, yangından mal kaçırırcasına ve gerekli kriterleri sağlamadığı halde verilen “yapı izin ruhsatlarıyla”, apar topar bir şekilde DTSO marifetiyle yetkisiz 3. Şahıslara “sicil tasdiknameleri” verilerek oluşturulan seçmenlerle, seçim sonucu etkilendiyse, yani kazanan liste ile kaybeden liste arasındaki fark bu oylarla oluştuysa, seçimlerin iptali bile gündeme gelebilir.
Dahası… Teknik şartlar tamamlanmadan, mevzuata aykırı biçimde yapı izin ruhsatları düzenlendiyse, bu ruhsatların iptali için idare mahkemelerinde dava açılabileceği gibi, bu süreçte görev alan kamu görevlilerinin “görevi kötüye kullanma” iddiasıyla suçlanmaları da hukuken mümkündür.
Hatta Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın süreci “seçim mühendisliği” kapsamında değerlendirmesi halinde yönetime müdahale edilmesi, geçici yönetim veya kayyum benzeri mekanizmaların gündeme gelmesi de ihtimal dâhilindedir.
İşte tam da bu nedenle mesele artık yalnızca bir seçim sonucu değil, hukuk devleti ilkesinin korunup korunmadığı meselesidir.
Bütün bu iddialar belgeyle konuşulur ki, mesele artık yargıya intikal etmiş durumda.
Ruhsatların hangi gün verildiği?
Hangi saatte sisteme işlendiği?
Normal şartlarda günler sürecek işlemlerin birkaç saat içinde mi tamamlandığı? v.s. Hayatın olağan akışına uygun olup olmadığını takdir yetkisi artık mahkemenin.
Teknik dosyalar incelenecek.
Bir işletmenin ruhsat alabilmesi için gerekli olan itfaiye raporları, sağlık uygunlukları, yapı kullanma izinleri ve teknik belgeler gerçekten tam mıydı?
Yoksa seçime yetişsin diye eksik evraklar görmezden mi gelindi?
Bu noktada bilirkişi tespitlerinden bahsediliyor.
Ve belki de en kritik soru şu;
Bu işletmeler gerçekten üretim yapıyor muydu?
Yoksa Mustafa FİDAN ‘ın yakınlarına tahsis ettiği ve seçim günü ortaya çıkan “Hayalet OSB” seçmenleriyle mi seçim kazanıldı?
Bunun da anlaşılması için; SGK kayıtları, elektrik tüketimleri, ticaret sicil hareketleri, çalıştırılan personel sayıları, incelendiğinde ortada gerçek yatırımcı mı olduğu, yoksa yalnızca seçim günü ortaya çıkan tabela şirketlerinin mi sisteme dâhil edildiği net bir şekilde anlaşılır.
Bunlar gerçek sanayici ise üretim yapar, istihdam sağlar, elektrik tüketir ve vergisini öder.
Ama seçim zamanı ortaya çıkan bazı şirketlerin tek faaliyetinin oy kullanmak olduğu yönünde bir kanaat oluşursa, işte o zaman; “Gulé, Gulé yandan gel”.
Hele bir de seçim öncesi son gece yaşanan hararetli telefon trafiği var ki, ‘ neler oluyor lan!’ dedirtir…
Onu da muhatabına soralım; “sayın eş başkan Doğan Hatun hangi sanayicileri arayıp seçime müdahil oldunuz?”
Yine Amedspor yönetiminden de seçime müdahil olma ve seçmeni etkilemeye yönelik telefon görüşmeleri olduğu ki; bu iddiayı güçlendiren diğer bir husus ta seçim günü Amedspor’ un önceki 3 kulüp başkanlarının kime destek vermek için seçim günü genel kurula geldiği…
DTSO başkan yardımcılarının genel kurul günü kime oy istedikleri de ayrı iddialar olarak şöyle dursun.
Şaibe iddialarının olduğu yerde kurumlar ciddi yara alır ve şaibe iddialarına cevap vermesi gerekenler de ithama muhatap olan kurumların başındaki kişiler ve özellikle seçimi kazanan yönetimdir.
Yapılması gereken şey açıktır; kimse “kazandık, konu kapandı” kolaycılığına kaçmamalı ve kendini sağırlığa vurmamalıdır.
Seçim öncesi etkisine sığınılan ve bol bol güzellemesi yapılan “Şeffaflık” bu noktada bir tercih değil, zorunluluktur.
OSB seçimini çok az bir farkla kaybeden Yeşil Liste adına açıklama yapan başkan adayı Ali İhsan Özdoğan’ ın dün kamuoyuna yaptığı açıklamada belirttiği ve DOSİAD Yönetim Kurulunun gündeme getirdiği bu ciddi iddialara ve ithamlara muhatap olan,
başta Diyarbakır OSB Başkanı Mustafa FİDAN, DTSO Başkanı ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı;
Kimlere hangi tarihlerde ruhsat verildiğini açıklamalıdır,
Hangi firmalara, hangi gerekçelerle seçmen hakkı tanındığını ortaya koymalıdır,
Teknik yeterliliklerin hangi kriterlerle kabul edildiğini kamuoyuna anlatmalıdır.
Çünkü meşruiyet yalnızca sandıktan çıkmakla oluşmaz.
Meşruiyet, toplum vicdanını ikna etmekle oluşur.
Aksi halde Diyarbakır’ın hafızasında şu soru uzun süre yaşamaya devam edecek;
“Bu seçim gerçekten sandıkta mı kazanıldı…
Yoksa çok önceden planlanmış bir organizasyonun sonucu muydu?”

Bu yıl yine aynı sahne…
Perde açıldı, oyuncular değişmedi.
Esnaf odaları seçimleri yapıldı, yapılmaya devam ediyor. Ama ortada seçimden çok, koltuk muhafaza operasyonu var. Mevcut yapı öyle bir refleks geliştirmiş ki; bırakın değişimi, değişim ihtimaline bile tahammül yok. Çünkü işin içine siyaset girince, sandık artık iradenin değil, denklem kuranların aracı oluyor.
Birileri geçmişteki oda seçimlerinden ders çıkarmış olacak ki, sırtını siyasete yaslamayı öğrendi. Milletvekilleri devreye girdi, vaatler havada uçuştu, telefonlar susmadı. Sonuç? Hizmet değil, hizalanma kazandı.
Şimdi sormak gerekiyor; bu oda başkanlıkları neden bu kadar önemli?
Eğer mesele hizmet olsaydı, yıllardır taş üstüne taş koyanlar konuşulurdu. Ama öyle olmuyor. Çünkü bu makamlar hizmetle değil, sistemle korunuyor. Türkiye genelinde yıllardır değişmeyen tabloyu burada da görüyoruz. Koltuğa oturan kalkmak bilmiyor. Kalkmamak için de her yolu mübah görüyor.
Diyarbakır’daki son esnaf odası seçimleri bunun en net örneği. Menfaat ortaklığı öyle güçlü ki; değişim isteyenin, çalışanın, üretenin önü daha baştan kesiliyor.
En çarpıcı örneklerden biri Diyarbakır Kuyumcular ve Sarraflar Odası seçimleri…
Kendi sektöründe fark yaratan, projeler üreten, verdiği sözleri hayata geçiren bir isim, Mehmet Yüksel… Yani işiyle konuşan bir başkan. Ama ne oldu? Siyaset devreye girdi. Finansman vaatleri, kulisler, telkinler… Ve sandıkta hizmet değil, statüko kazandı. Diyarbakır’ ın ve kuyumcu esnafının kazanmadığı kesin.
Son yıllarda gözle görülür bir başka gerçek daha var. Şehrin ekonomik damarlarını elinde tutmak isteyen bir yapı, STK’lar üzerinden adım adım büyüyor. Kendi etki alanını genişletiyor, kendi kadrolarını oluşturuyor ve şehrin geleceğine yön vermeye hazırlanıyor.
Sırada ne var?
Diyarbakır OSB seçimleri…
Orada da benzer bir senaryonun sahnelenmesi kimseyi şaşırtmaz. Siyasetin gölgesinde ticaret yapanlar, üretim yapanların, sanayicilerin önüne geçerse, kimse “neden böyle oldu” diye sormasın.
Çünkü mesele liyakat değil, hizmet değil. Mesele güç. Gücü gören yanaşıyor. Gücü hisseden susuyor.
Güce ulaşan kalıcı oluyor.
Esnafın, sanayicinin artık boş vaatlere karnı tok olmalı diyoruz ama gerçek öyle mi? Değil. Çünkü bu coğrafyada hatır-gönül ilişkisi ve finansman vaadi; vizyonun önüne geçiyor. Proje sunan değil, telefon açtıran kazanıyor.
Hal böyle olunca insan ister istemez soruyor; Biz ne zaman yapılan işe bakacağız? Vizyona bakacağız, hizmete bakacağız.
Böyle gelmiş böyle gider mi?
Eğer gerçekten memleketini seven, memleketin faydasını kendi kişisel ikballerinin önünde tutan birileri ortaya çıkmazsa ve elindeki oyu filanın hatırına değil memleket hatırına kullananlar çıkmazsa işte o zaman böyle gelmiş böyle gider.
Bize de “wax malamıné” demekten başka söz kalmaz.
Hacı DALGIÇ
Hukukçu/ Gazeteci

Diyarbakır’da uzun süredir dikkat çekici bir sessizlik hâkim.
Sorular soruluyor, veriler ortaya konuyor, rakamlar konuşuyor…
Ama bu şehirde hâlâ bu gerçekleri duymak istemeyen bir anlayış var.
Diyarbakır ekonomisinin bel kemiğini oluşturan Diyarbakır Organize Sanayi İş Adamları Derneği’nin (DOSİAD) son dönemde yaptığı paylaşımlar; aslında sadece bir kurumun değil, bir şehrin geleceğine dair uyarıdır.
Ne yazık ki bu uyarılar, ilgili kurumlar tarafından ya görmezden geliniyor ya da gündem olmaması için sessizliğe terk ediliyor.
Oysa ortadaki mesele basit değil.
Bu sorular; üretimi, istihdamı, ihracatı ve doğrudan Diyarbakır’ın yarınlarını ilgilendiriyor.
Görmezden gelinen her veri, ertelenen her tartışma; bu şehrin kaybettiği bir fırsattır.
Bugün açık ve net bir soru sormak gerekiyor:
Diyarbakır’ın gerçek ekonomik fotoğrafını konuşmaya kimler hazır, kimler bundan kaçıyor?
Şimdi gelin, DOSİAD’ın sorularını bir kez daha ve daha yüksek sesle soralım:
Bu sorular yalnızca bir DOSİAD’ın değil;
bir şehrin ve geleceğini arayan bir toplumun sorularıdır.
Ancak burada altı çizilmesi gereken kritik bir gerçek daha var; Diyarbakır STK’larının demokratik meşruiyetini güçlendirmeden sağlıklı bir gelecek inşa edilemez. Çünkü seçimlerin meşruiyeti yalnızca mevzuatla değil, üyelerin sandığa yansıyan iradesiyle güç kazanır. Bu durum temsil ve katılım konusunda ciddi bir tartışmayı da beraberinde getirmektedir.
Şehrin ekonomik yapısına baktığımızda ise tablo daha da çarpıcı bir hale geliyor:
Diyarbakır GSYH’sinin en büyük kısmını %57,42 ile hizmetler sektörü oluştururken,
geniş tanımlı sanayinin payı yalnızca %8,95 seviyesinde kalıyor.
Yani Diyarbakır’ ın, üretimle büyüyen değil, tüketim ve hizmet ağırlıklı bir ekonomiyle sınırlı kalan bir şehir olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz.
Bu yapı sürdürülebilir değil.
Bu yapı, istihdam üretmez.
Bu yapı, ihracat sıçraması yaratmaz.
Nitekim istihdam verileri de bu tabloyu doğruluyor. Şöyle ki;
Diyarbakır OSB yaklaşık 11.000 kişiye istihdam sağlarken, Gaziantep Organize Sanayi 400 bine yakın kişiye istihdam kapısı açıyor; sizce aradaki fark sadece rakamlarda mı?
Ayrıca Diyarbakır ve Şanlıurfa illerini kapsayan ekonomik ve coğrafi bölge (TRC2 Bölgesi), Türkiye’nin İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırması (İBBS) Düzey-2 sisteminde 2025 yılında 26 Düzey-2 bölgesi arasında 24. sırada yer alarak, iş gücüne katılım ve istihdam oranında Türkiye’nin en geride kalan bölgelerinden biri olmuş.
Kentin ekonomisi ihracat açısından değerlendirildiği zaman;
Diyarbakır’ın ihracatı, Gaziantep’in yalnızca %2,7’si.
Başka bir ifadeyle Gaziantep, Diyarbakır’dan yaklaşık 37 kat daha fazla ihracat yapıyor.
Ve asıl soru tam burada başlıyor:
Diyarbakır neden bu tablonun bu kadar gerisinde?
Bu bir kıyas değil. Bu bir uyarı ve bir potansiyel hatırlatmasıdır.
Diyarbakır %2,7’lik bir paya mahkûm değildir.
Ama sorun yalnızca ihracat değil;
üretim, istihdam ve ekonomik yapı sorunudur.
Bu tablo değişebilir mi? Evet…
Ama bu tabloyu değiştirmek için güçlü bir irade, net bir vizyon ve kararlı bir yönetim anlayışı gerekiyor.
Bugün mesele kişisel tartışmalar değil, şehrin ekonomik kaderidir.
Bugün mesele koltuklar değil, üretimdir, istihdamdır, ihracattır.
Ve artık şu gerçeği açıkça konuşmak gerekiyor:
Eğer bir şehir potansiyelinin çok altında kalıyorsa,
orada sorun sadece imkânsızlık değil, yönetim anlayışıdır.
Diyarbakır’ ın, günü kurtaran yaklaşımlara değil, uzun vadeli stratejilerle yönetilmeye ihtiyacı vardır.
Bu şehir;
Ve bu mümkündür.
Çünkü Diyarbakır’ın sorunu potansiyel eksikliği değil, vizyon eksikliğidir.
Gelelim can alıcı soruya;
Diyarbakır’ da bu vizyonu ortaya koyacak irade var mı?
Yoksa bu şehir, konuşulmayan gerçeklerin, ertelenen kararların ve arka planda yaşanan koltuk kavgalarının gölgesinde kaybetmeye devam mı edecek?
Hacı DALGIÇ
Hukukçu/Gazeteci
Diyarbakır Web Tasarım Ajansı