45,2360$% 0.01
53,2474€% 0.61
61,6610£% 0.63
%
%
3703176฿%1.5154



18 Mart 2026 Çarşamba

Yaklaşık kırk yıl öncesinden bahsediyorum…
Çocukluk yıllarımın o sade, samimi ve bereketli günlerinden.
Yaz aylarında biz de oruç tutardık. Küçük yaşımıza rağmen Ramazan’ın heyecanını, iftarın sabırsızlığını ve sahurun bereketini bütün kalbimizle yaşardık. Fakat o zamanlar bugünkü gibi imkânlar yoktu. Mahallemizde neredeyse hiçbir evde buzdolabı bulunmazdı.
Koca mahallede sadece iki evde buzdolabı vardı.
O evlerin sahipleri dondurucu kısmına buz koyarlardı. Akşama doğru biz çocuklar küçük kaplarımızı alır, umutla o evlerin kapısını çalardık. Eğer buz kalmışsa bize de bir parça verirlerdi. Biz de o buzları büyük bir sevinçle eve getirir, suyu ve ayranı onunla soğuturduk. İftar vakti geldiğinde o buzla serinletilmiş suyu içmek bize dünyanın en güzel nimeti gibi gelirdi.
Elbette iki buzdolabı koca mahalleye yetmezdi. Çoğu zaman buz bulamazdık. İşte o zaman başka bir çareye başvururduk.
Mahallenin yukarı tarafında bulunan Helkız Dağı’nın eteklerine doğru yürürdük. Yaz mevsimi olmasına rağmen dağın bazı yerlerinde hâlâ kar kalırdı. Çünkü o yıllarda kışlar çok çetin geçer, kar metrelerce yağardı. Öyle ki iki katlı evimizin birinci katı çoğu zaman kış boyunca karla kaplanırdı. Biz çocuklar damdan aşağıya doğru karlara atlar, saatlerce oynardık.
Karın bu kadar çok yağdığı yıllarda elbette çığlar ve seller de olurdu. Bazen çığlar evleri sürükler, insanların canını alırdı. Hatta o dönem bazı bölgeler afet bölgesi ilan edilmişti. Bugün toplu konut olarak gördüğünüz eski evlerin bir kısmı, o zamanlar çığ nedeniyle evleri yıkılan ailelere devlet tarafından yapılan konutlardır.
İşte o çok kar yağışlı yılların bir sonucu olarak yaz aylarında da dağların eteklerinde çığdan kalan karlar bulunurdu. Biz de akşama doğru yaklaşık iki saat yürüyerek o bölgelere gider, iftar için kar getirirdik.
Getirdiğimiz karı özellikle ayranın içine koyardık. O ayranın soğukluğu ve lezzeti hâlâ damağımda durur. İftar vakti geldiğinde o buz gibi ayranı içmek, gün boyu tuttuğumuz orucun ardından tarif edilemez bir ferahlık verirdi.
Eskiden insanlar içeceklerini soğutmak için kar ve buz kütlelerinden faydalanırlardı. Hatta yaz aylarında dağlardan kar getirip satarak geçimini sağlayan pek çok insan vardı. Bunlardan biri de benim amcam Hacı Süleyman idi.
Amcam gençlik yıllarında Helkız Dağı’nın eteklerinden kar keser, katırlara yükler ve Sason çarşısına getirip satardı. Onun sermayesi kardı. Ama bu öyle bir sermayeydi ki beklemeye gelmezdi. Çünkü kar, güneş altında durdukça erir giderdi.
Bu yüzden amcam sabah erkenden çarşıya iner, karını bir an önce satmaya çalışırdı. Çünkü sermaye eriyordu.
İşte bu hatıraları düşünürken aklıma eski büyüklerimizin anlattığı “sermayesi eriyen adam” kıssası geldi.
Bir kısım rivayetlerde bunun büyük veli Cüneyd-i Bağdadi zamanında geçtiği anlatılır. Bazı kaynaklarda ise büyük müfessir Fahreddin er-Razi tarafından aktarıldığı söylenir.
Fahreddin er-Râzî, **Asr Suresi**nin anlamını anlatırken şöyle bir olaydan bahseder:
Bir gün pazarda buz satan bir adam yüksek sesle şöyle bağırıyordu:
“Sermayesi eriyen bu adama merhamet edin!”
Bu sözü duyunca Fahreddin er-Râzî şöyle demiştir:
“İşte bu söz Asr Suresi’nin anlamını açıklıyor. Çünkü insana verilen ömür, güneşin altında eriyen bir buz gibi hızla tükenmektedir.”
Bu kıssanın daha geniş şekli ise **Mesnevi**de anlatılır.
Bağdat’ta kavurucu bir Ağustos sıcağı vardı. Çarşı kurulmuş, alışveriş başlamıştı. Bir adam yüksek dağlardan getirdiği buzları satıyordu. Fakat o gün satış pek iyi gitmiyordu. Güneş yükseldikçe buzlar erimeye başlamıştı.
Adamın tek sermayesi o buz kalıplarıydı. Onların gözlerinin önünde eridiğini görmek adamın yüreğini yakıyordu. Dayanamadı ve yüksek sesle bağırmaya başladı:
“Sermayesi tükenen bu fakirden buz alan yok mu?”
Tam o sırada oradan talebeleriyle birlikte geçmekte olan büyük veli Cüneyd-i Bağdadî bu sözleri duydu. Birden durdu. Olduğu yere çöktü. Başını ellerinin arasına aldı.
Talebeleri telaşlandı.
“Hocam ne oldu?” diye sordular.
Cüneyd-i Bağdadî buz satan adama bakarak şöyle dedi:
“Bu sözler beni sarstı. Çünkü eriyen sadece buzlar değil… aynı zamanda ömrümüzdür.”
Sonra talebelerine dönüp şöyle devam etti:
“Sıcak nasıl adamın buzlarını eritiyorsa, zaman da bizim ömrümüzü eritiyor. Saniye saniye, dakika dakika ömür sermayemiz tükeniyor. İnsanın en değerli sermayesi ömrüdür. Eğer onu Allah yolunda değerlendirirsek kâr ederiz. Yoksa satılmadan eriyen buzlar gibi ömrümüz de boşa gider.”
Talebeler bu sözlerden çok etkilenmişti. Hepsi derin bir düşünceye dalarak yollarına devam ettiler.
Gerçekten de insan bir yolcudur.
Asrın aliminin dediği gibi:
“İnsan bir yolcudur. Çocukluktan gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre ve oradan ebede doğru yolculuğu devam eder.” (Mesnevi-i Nuriye)
“Çünkü ömür sermayesi azdır, yapılacak işler ise çoktur.” (Şualar)
Bugün geriye dönüp baktığımda çocukluğumuzun o karları, o uzun yürüyüşleri ve iftar sevinçleri gözümde bir film gibi canlanıyor.
Ama bir gerçek var ki o da şu:
Nasıl ki güneş altında kar eriyorsa,
nasıl ki pazardaki buzlar yavaş yavaş yok oluyorsa,
bizim ömür sermayemiz de aynı şekilde eriyip gidiyor.
Bir gün hepimiz Azrail (a.s.) ile baş başa kalacağız. O zaman kendimize şu soruyu sormayacak mıyız?
“Eriyen bu ömür sermayesini gerçekten değerli işlerde mi kullandım?
Yoksa buz gibi eriyip gitti mi?”
Şimdi mübarek Ramazan ayındayız.
Bu ay, ömür sermayesini en güzel değerlendirme zamanıdır.
Acaba bu Ramazan’da kalbimize ne koyuyoruz?
Hangi iyilikleri biriktiriyoruz?
Bu ay bizi gerçekten ihya ediyor mu?
Yoksa Ramazan da diğer zamanlar gibi sessizce geçip gidiyor mu?
Ömür eriyor…
Zaman akıyor…
Gelin bu Ramazan’ı fark ederek yaşayalım.
Belki de en büyük kazanç,
eriyen ömür sermayesini ebedî hayata dönüşecek amellere çevirebilmektir.
Selametle kalın.

İnsan, bu dünyadaki yaşayışı itibarıyla trafikte yeşil ışığı bekleyen bir yolcuya benzer. Hepimiz kalabalık bir hayat trafiğinin içindeyiz. Kimi zaman direksiyon başında sabırlı, kimi zaman aceleci; kimi zaman umutlu, kimi zaman yorgun…
Düşünün:
Çok yoğun bir trafikte, sevdiklerinizin bulunduğu bir mekâna doğru yolculuk ediyorsunuz. Gideceğiniz yer belli. Orada sizi bekleyen insanlar var. Yol uzundur ama hedef nettir. Trafikte adım adım ilerlerken bir anda önünüze kırmızı ışık çıkar ve durmak zorunda kalırsınız.
Bu duruş elbette can sıkar. Çünkü beklemek zordur. İnsan gitmek ister, ilerlemek ister, bir an önce varmak ister. Ancak tam da bu noktada içinizi rahatlatan bir düşünce belirir: Birazdan yeşil ışık yanacaktır. Ve geçiş hakkı sizde olacaktır.
Bilirsiniz ki kırmızı ışık kalıcı değildir.
O sadece geçici bir duraktır.
Yeşil ışık yanacak, siz yolun karşı tarafına geçecek ve sevdiklerinize kavuşacaksınız.
Trafiğin bir başka gerçeği daha vardır: Yeşil ışık yandığında duramazsınız. Orada beklemek yasaktır. Geri vitese takıp dönemezsiniz. Mecburi istikamet güzergâhından devam etmek zorundasınızdır. Çünkü artık hareket zamanıdır.
Hayat da tam olarak böyledir.
İnsan, yaşayış cihetiyle kırmızı ışıklara doğru yol alan bir seyyaha benzer. Bu yolculuk sırasında nice duraklar çıkar karşımıza. Virajlar, çukurlar, kavşaklar, beklenmedik engeller… Kimi zaman sağlıkla sınanırız, kimi zaman sevdiklerimizle. Bazen maddi zorluklar, bazen içimizi daraltan manevi yükler önümüze çıkar.
“Niye ben?” diye sorarız.
“Neden şimdi?” diye içleniriz.
Oysa yol budur. Trafik dediğimiz şey, zaten dur-kalklarla doludur.
Ve bütün bu zorluklara rağmen yolculuk devam eder. Çünkü insan farkında olsun ya da olmasın, herkes kendi yeşil ışığına doğru ilerlemektedir.
Peki neden yeşil ışık?
Çünkü yeşil, geçiştir.
Çünkü yeşil, umut demektir.
Çünkü yeşil, hazırlıklı olanlar için bir kayıp değil, bir kavuşmadır.
Öteki taraf, yani yolun karşı tarafı, imanla hazırlanan bir insan için korkulacak bir yer değildir. Orası, sevdiklerine kavuşma yeridir. Düşünün…
Resûlullah ﷺ oradadır.
Sahabeler oradadır.
Peygamberler, salih kullar oradadır.
Bu dünyadan göçüp giden anne babalar, dostlar, akrabalar oradadır.
Karşı tarafa geçtiğiniz an, onlara bir adım daha yaklaşmış olursunuz.
Buna sevinmez mi insan?
Böyle bir kavuşma özlenmez mi?
İşte bu yüzden mesele, yeşil ışığın ne zaman yanacağı değil; o ana kadar yolculuğu nasıl yaptığımızdır.
Trafikte kurallara uymamak kazaya sebep olur.
Hayatta da böyledir.
Kul hakkı,
Yalan,
Haksızlık,
Gönül kırmak…
Bunların her biri yol ihlalidir. Ve her ihlalin bir bedeli vardır.
Unutmamak gerekir ki bu yolculukta da denetim noktaları vardır. İlk durağımız kabirdir. Orada Münker ve Nekir’in soruları, bu dünyadaki yolculuğumuzun özeti gibidir. Hangi istikameti seçtiğimiz, neye öncelik verdiğimiz, nasıl yaşadığımız sorulur.
Kurallara uygun gidenler için yol açılır.
İhlalleri alışkanlık hâline getirenler için ise yol zorlaşır.
Sonuç olarak hayat; ne hız meselesidir ne de erken varma yarışı. Hayat, doğru ışıkta durmayı ve doğru ışıkta yürümeyi bilmektir.
Yeşil ışık herkes için mutlaka yanacaktır.
Önemli olan, o ışık yandığında korkuyla değil; huzurla yolun karşısına geçebilmektir.
Ve ne mutlu o yolcuya ki, bu dünya trafiğinde sabırla, edep ile ve istikamet üzere yol almış; yolculuğunu selametle tamamlamıştır. Çünkü onun için yol bitmez, sadece şekil değiştirir. Ve ardından, sonsuz mutluluğun kapısı açılır.

Çocuğunuzun arkadaş ortamı, hayatının her safhasını olumlu ya da olumsuz yönde etkileyebilecek güçtedir. Okul başarısından sosyal yaşama, genel ahlaktan kişilik gelişimine kadar birçok unsur, çocuğun arkadaş seçimiyle doğrudan bağlantılıdır.
Özellikle genç yaşlarda kurulan kız-erkek arkadaşlıkları, masumane başlayan ilişkiler ve sonrasında gelen yanlışlıklar, ilerleyen yıllarda telafisi imkânsız pişmanlıklara sebep olabiliyor. Bu durumu, kaleme aldığım Başarıda Arkadaş Seçimi kitabımda geniş şekilde ele almıştım.
Sabah Yürüyüşünde Karşılaştığım Manzara
Geçtiğimiz gün, çocukları okula gönderdikten sonra kısa bir yürüyüş yapmak istedim. Evimizin yakınındaki parka doğru yöneldim. Sabah serinliğiyle birlikte kuş sesleri arasında yürümek insana huzur veriyor. Parkın içindeki ağaçların arasında ilerlerken, birkaç dakika sonra karşıma düşündürücü bir manzara çıktı.
Parkın ortasında, bir masada oturan iki lise öğrencisi vardı. Biri kız, biri erkekti. Ne yazık ki, bizim inançlarımıza, örf ve adetlerimize, kültürümüzün edep anlayışına uygun olmayan davranışlar içindeydiler. Yanlarından geçmeme rağmen bana aldırmadılar, kendi hâllerinde devam ettiler.
Bir süre dolaştıktan sonra tekrar aynı noktadan geçtim, yine aynı tabloyla karşılaştım. Dayanamadım, park görevlilerine durumu sordum:
“Müdahale ediyor musunuz?” dedim.
Onlar ise şu cevabı verdi:
“Genelde ediyoruz ama pek dikkate almıyorlar. Parka zarar vermedikleri sürece de elimizden fazla bir şey gelmiyor.”
Bu, sadece küçük bir örnek… Benzer tabloları birçok parkta görebilirsiniz.
Asıl Sorun: Çocuklar Okulda Olması Gerektiği Saatte Neden Parkta?
Burada asıl sorulması gereken nokta şu: Lise çağındaki bu gençler, okul saatinde neden parkta? Neden sınıfta olması gereken çocuklar, yanlış ortamların içinde vakit geçiriyor?
Bu sorunun temel cevabı yine arkadaş çevresinde yatıyor. Masumane başlayan ilişkiler, gençlik heyecanı, duyguların akla baskın gelmesi, kontrolsüzlük ve yanlış yönlendirmeler… Bütün bunlar gençleri zamanla hatalara sürüklüyor.
Bediüzzaman Hazretleri’nin şu sözü, bu noktada kulaklarımda yankılandı:
“Gençlik damarı akıldan ziyade his ve hevesi dinler; his ve heves ise kördür, akıbeti görmez.”
Gençlerimizin aklı, bugün dizilerle, sosyal medya akımlarıyla ve bozulmuş çevrelerle çok kolay yönlendiriliyor. Geleceği düşünmek yerine, anlık hazlara kapılmak onlar için daha cazip hale geliyor.
Yürüyüşüme devam ederken parkın farklı köşelerinde başka manzaralara da şahit oldum. Bir bankta üç üniformalı öğrenci daha vardı; tavırları ne yaptıklarını bilmez hâlde… Biraz yukarıda ise bağımlı olduğu belli bir vatandaş, muhtemelen geceyi parkta geçirmiş, sabahın ilk saatlerinde hâlâ orada…
Bütün bunlar, gençliğin ne kadar tehlikeli bir çevrenin içine çekildiğini gözler önüne seriyor.
Aile ve Okul İşbirliği Şart
Bu noktada iş, anne-baba ile okulun işbirliğine düşüyor. Fakat şunu da belirtmek gerekir: Kaçmak isteyen öğrenci mutlaka bir yolunu buluyor. Bunu, yıllardır sayısız okul müdüründen dinledim. Hepsi “Bir dokun bin ah işit” misali dert yanıyor.
Belki okul yönetimlerinin yapabileceği önemli bir adım, öğrenci derse girmediği anda velisine kısa mesaj göndermektir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu yönde uygulamaları olduğunu biliyorum. Online yoklamalarda okulda olmayan öğrencinin velisine anlık mesaj gidebiliyor. Küçük bir ücret gerektirse bile, çocuğun yanlış bir ortama düşmesinden daha iyidir.
Asıl Sorumluluk Anne-Babada
Ama unutmayalım, en büyük sorumluluk yine anne-babalara düşüyor. Ebeveyn olarak çocuklarımızın her hâlinden, her adımından haberdar olmalıyız. İyi bir kontrol mekanizması kurmalı, kalbine ve vicdanına manevi yasakçılar koymalı, onu ahlaken en güzel şekilde yetiştirmeliyiz.
Çocuklarımızın her hâlinden haberdar olmak, onları manevi yönden beslemek ve ahlaki olarak güçlü bir kişilik inşa etmelerine yardımcı olmak, ailelerin asli görevidir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor:
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.” (Buhârî, Cum‘a, 11).
İnsanı yanlışlardan alıkoyan en güçlü mekanizma, kalpteki ve vicdandaki “manevi yasakçılar”dır. Eğer çocuklarımızın kalbine iman, vicdan ve sorumluluk bilincini yerleştirmezsek; dışarıdaki yanlış akımlar, onları kolayca etkisi altına alacaktır.
Burada anne-babaların yapması gereken, sadece “yasak koymak” değil, aynı zamanda çocuğun iç dünyasını doğru beslemektir. Çünkü boş kalan kalp, mutlaka yanlış bir şeyle dolar. Çocuğu ahlaken ve manen güçlendirmek, onu hatalara karşı en sağlam zırhla donatmak demektir.
Çocuğun manevi duyguları beslenmediğinde, yanlışlara düşme ihtimali artar. Arkadaş çevresine dikkat etmeyen aileler ise istemedikleri tablolarla karşılaşabilir. Çünkü çocuk, anne-babasından ve öğretmenlerinden çok arkadaşlarının sözünü dinler, onların tavırlarına göre şekillenir.
Arkadaş Çevresi Geleceği Belirler
Eğer çocuklarınızda istemediğiniz manzaraları görmek istemiyorsanız, en başta arkadaş çevresine dikkat edin. Onun kimlerle vakit geçirdiğini, kimlerden etkilendiğini göz ardı etmeyin.
Unutmayalım: Çocuğunuzun arkadaş çevresi, onun hem dünyasını hem de ahiretini şekillendirecek kadar güçlü bir etkendir.
Çocuklarınızda istemediğiniz manzaraları görmek istemiyorsanız arkadaş çevresine dikkat edin.

Okulların yeniden açıldığı bu günlerde, öğrenciler için yepyeni bir dönem başlıyor. Özellikle birinci, beşinci, dokuzuncu sınıf ve üniversite hazırlık ya da birinci sınıfa başlayan öğrenciler için bu dönem, sadece derslerle değil, aynı zamanda sosyal çevreyle de tanışma dönemi. Yeni arkadaşlıklar, yeni alışkanlıklar ve yeni etkilenmeler bu sürecin doğal bir parçası. Ancak bu “doğallık”, bazen beklenmedik riskleri de beraberinde getiriyor.
Altı yıl önce kaleme aldığımız Başarıda Arkadaş Seçimi kitabımızda da vurguladığımız gibi; doğru arkadaş seçimi, bir çocuğun hayatını ya da kariyerini şekillendirebilecek kadar güçlü bir etkendir. Bu süreçte Türkiye’nin dört bir yanında 150’den fazla konferansta öğrencilerimizle buluştuk, onlara başarı yolculuklarında kimlerle yola çıkmaları gerektiğini konuştuk.
Bu yazıda ise kıymetli anne ve babalara küçük ama önemli bir hatırlatmada bulunmak istiyorum:
Arkadaş, sadece oyun arkadaşı değildir, çocuğunuzun hayatına yön veren kişidir.
Bir çocuğun seçeceği arkadaş, onun sadece zamanını değil, karakterini, düşünce tarzını, alışkanlıklarını ve hatta geleceğini de etkileyebilir.
Her Arkadaş Bir Âlem
Günümüzde gençler arasında alkol, uyuşturucu, fuhuş, kumar ve daha nice zararlı alışkanlıkların hızla yayıldığı bir gerçek. Bu alışkanlıkların büyük çoğunluğunun da yanlış arkadaş seçimiyle başladığını unutmamalıyız. Her arkadaş bir âlem, ama bazen de bir tehlike olabilir.
Bilimsel araştırmalar da bu gerçeği doğruluyor. Başarıya ulaşmada anne-babanın, öğretmenlerin ve eğitimcilerin katkısı elbette büyük. Ancak, bu desteğin etkisini yok edebilecek kadar güçlü olan bir şey daha var: yanlış arkadaş seçimi. Nice genç, ailesinin ve öğretmenlerinin tüm çabasına rağmen yanlış arkadaşlar yüzünden potansiyelini kaybediyor. Öte yandan, ailesinden ve çevresinden yeterli destek göremeyen bazı gençler, doğru arkadaş çevresi sayesinde başarıya ulaşabiliyor.
En Çok Vakit Geçirdiğiniz 5 Kişi Kim?
Yapılan çalışmalar gösteriyor ki, bir kişinin hayat kalitesi, en çok vakit geçirdiği 5 arkadaşının ortalamasına yakındır. Onlar gibi düşünür, onlar gibi konuşur, onlar gibi yaşar ve genellikle onlar kadar başarır. Bu çarpıcı veri, hayatımızda kimi yanımıza aldığımızı iki kez düşünmemiz gerektiğini gösteriyor.
Bu noktada Peygamber Efendimizin (s.a.v.) şu uyarısı kulaklarımızda çınlamalı:
“Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin.”
Arkadaşlık, sadece birlikte zaman geçirmek değildir. Karakter aktarımıdır. Zamanla fikirler, alışkanlıklar, hatta değerler bile benzeşir. Sevdiğiniz kişiye benzemeye başlarsınız. Nitekim bir başka hadis-i şerifte de bu durum şöyle ifade edilir:
“Kişi sevdiğiyle beraberdir.”
Bu yüzden, anne ve babaların çocuklarının arkadaş çevresine karşı duyarlı olmaları, zaman zaman bu çevreyi gözden geçirmeleri büyük önem taşımaktadır. Unutmayın, çocuklar bazen yanlış bir arkadaşla tanıştığında geri dönülmesi zor alışkanlıkların pençesine düşebilir.
Geç Kalmayın
Yeni eğitim-öğretim döneminin başında, çocuklarınızın arkadaş çevresiyle tanışın. Onların kimlerle zaman geçirdiğini, kimlerden etkilendiğini gözlemleyin. Öğretmenlerinden bilgi alın, çocuklarınızla bu konuları konuşmaktan çekinmeyin. Ne kadar erken fark ederseniz, o kadar erken önlem alırsınız.
Unutmayın; başarı yalnızca notlarla ölçülmez. Bazen bir arkadaş, bir gencin hayatındaki en büyük dönüm noktası olabilir. Ya doğru yöne çeker ya da karanlık bir yola iter. Bu yüzden, çocuklarınızın kimlerle yürüdüğüne dikkat edin. Çünkü her yol arkadaşı, aynı yöne gitmez.

Kıymetli kardeşlerim; malumunuz bu dünyada hiçbir şey tesadüfi değildir. Kainatı yaratan, yöneten biri var. Her yaptığını “bir ya da birçok hikmete binaen” yapan biri. Dünyada meydana gelen hadiselere ve zulümlere çeşitli hikmetlere binaen müsaade eden biri var. Bu yüzden “hikmeti”ni bilmediğimiz olaylara “hikmetle” bakmakla mükellef olan biz acil kulları var.
Malumunuz aylardır devam eden ve belki de kainatın yaratılışından bu yana yeryüzünün görmediği enva-ı çeşit zulümlerin, haksızlıkların, insan hakları ihlallerinin yaşandığı bir Gazze zulmü var.
Aynı bölgelerde Hz Musa’ya çeşitli zulümleri yapan Firavunların günümüzdeki temsilcileri zamanın çağdaş Firavunlarının mazlum Filistin halkına yaptıkları zulümler var.
Ahkemül Hakimin olan Cenab-ı Hak’ın sabredişinin hikmetini tam bilemiyoruz. Ama bu olayla ilgili olarak da elimizden geleni yapmakla, bu anlamda da gerekli tevekkülü yapmakla mükellef olmakla beraber “hikmetle” bakmakla da mükellefiz.
Zira bize hayır ve hikmetle bakmamız emrediliyor;
Sizin hayır sandığınız şeyde şer; şer sandığınız şeyde hayır vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz. (Bakara 216. Ayet)
Bu yüzden bu hadisede “Hayır” aramakla mükellefiz. Hayrın ne zaman tezahür edeceğini bilmiyoruz. Ama inanıyoruz ki; bizim bilmediklerimizi O bilir ve O mutlaka ya bu fani dünyada ya da sonsuz dar-ı bekada adaletini tecelli ettirecek ve bu hadisede de “hayr”ı nasip edecek.
Malumunuz Hz Musa (a.s.) ve Hz Hızır (a.s.) arasında geçen ve zahiren meydana gelen hadiselerin içi yüzünü ve hikmetini daha sonra belki de anlayacağımız olaylarla ilgili istikametli bir bakış açışı veren ve Kehf suresinde detaylı bir şekilde anlatılan bir kıssa var.
Ben Sorularla İslamiyet sitesinden özetini kısa bir şekilde aktarayım:
Hz. Hızır, ilm-i ledün denilen, “hâdiselerin hikmet yönünü bilme,” hususunda İlâhî lütfa mazhar olmuş bir büyük veli yahut bir peygamber. Hazret-i Musa(a.s.) bu zattan hikmet dersi almak ister. Hz. Hızır onun arkadaşlık teklifini,
“Sen benimle beraberliğe sabredemezsin”
şeklinde ilginç bir gerekçe ile reddeder ve sözünü şöyle tamamlar:
“(İç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?”
Hz. Musa’nın(a.s.)
“İnşallah sen beni sabreden bir kul olarak bulacaksın, senin emrine de karşı gelmem”
demesi üzerine arkadaş olurlar.
Hz. Hızır bu arada bir de şart koşar:
“Ben bir konuda sana bilgi verinceye kadar benden hiçbir şey sorma!”
Bir gemiye binerler. Hz. Hızır, gemiyi yaralamaya başlar. Hz. Musa (a.s.) dayanamayıp itiraz eder. Hz. Hızır’ın ikazı üzerine,
“Unuttuğum şeyden dolayı beni muaheze etme…”
diyerek özür beyan eder. Yolculuğa devam ederler. Hz. Hızır, küçük bir çocuğu öldürür. Hz. Musa, buna da itiraz eder. Hz. Hızır kendisini tekrar ikaz edince, Musa aleyhisselâm:
“Bundan sonra sana bir şey sorarsam artık benimle arkadaşlık etme.” der.
Daha sonra bir köye uğrarlar, kimse onları misafir etmez. Hz. Hızır, o köyde yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarı tamir eder, doğrultur. Hz. Musa, biraz da sitem karışımı bir üslupla, böyle yapmasının hikmetini sorunca, Hz. Hızır,
“Arkadaşlığımız burada sona eriyor; şimdi sana sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim.” der.
Gemiyi yaralamasından başlar: “Zâlim bir hükümdarın sağlam gemilere el koyduğunu, gemiyi bu yüzden ayıplı kılmak istediğini söyler. Öldürdüğü çocuğun babasının salih bir zat olduğunu, çocuğun onları azgınlığa ve nankörlüğe boğmasından koktuğunu ifade eder. Duvar tamirine gelince, o duvarın altında bir hazine bulunduğunu, evdeki iki yetim çocuk büyüyünceye kadar duvarın yıkılmaması gerektiğini, onun için tamir yoluna gittiğini anlatır. Ve bütün bu işleri, kendi hevesiyle değil, İlâhî ilhamla yaptığını özellikle vurgular.”
Allah kelâmında yer almış bu kıssadan almamız gereken en büyük ders şu olsa gerek:
“Hz. Musa gibi büyük bir peygamber bile hâdiselerin altında yatan İlâhî hikmetleri tam olarak bilemediğine göre, biz boşuna kendimizi yormayalım.”
Filistin meselesine de bu yönde bir hikmet bakışıyla bakmak lazım. Allah (c.c.) isterse bir dakikada malum zalimleri, destekçilerini ve bu zulme karşı sessiz kalanları yerle bir edemez mi? “Eder” ama bazı hikmetlere binaen yerle bir etmiyor. Ya erteliyor, ya da bazı hikmetlerin gerçekleşmesini bekliyor.
Bu hikmetlerden bir tanesi benim fehmettiğim kadarıyla Avrupa’da İslamiyet’in hızlı bir şekilde yayılmasıdır. Bu işgallerden ve İsrail Firavunlarının yaptığı zulümlerden sonra İslam’a olan teveccühü görünce Bediüzzaman hazretlerinin yıllar önce verdiği müjde aklıma geldi.
Osmanlının son yılları Meşrutiyetin ilanın ilk yıllarında, İstanbul’da Câmiü’l-Ezher’in Reîs-i Ulemâsı olan Şeyh Bahît Hazretleri (ra) İstanbul’da Eski Saîd’e sordu:
“Mâ tekūlü fî hakkı hâzihi’l Hürriyyeti’l Osmâniyyeti’ ve’l medeniyyeti’l Avrûbâiyye(ti).”
Said cevaben demiş “İnne’l Osmâniyyete hâmiletün bi devletin Avrûbâiyyeti fesetelidü yevmen mâ Ve’l Avrûbâ hâmiletün bi’l İslâmiyyeti fesetelidü yevmen mâ.”
Ya‘nî, “Osmanlı hükûmetindeki hürriyete ne diyorsun ve Avrupa hakkında fikrin nedir?”
O vakit Eski Saîd demiş: “Osmanlı hükûmeti Avrupa ile hâmiledir; Avrupa gibi bir hükûmeti doğuracak. Avrupa da İslâmiyet’e hâmiledir; o da bir İslâm devleti doğuracak” Şeyh Bahît’e söylemiş.
Bu cevaba karşı Şeyh Bahîd Hazretleri, “Bu gençle münâzara edilmez. Ben de aynı kanaatteyim. Fakat bu kadar veciz ve beliğâne bir tarzda ifade etmek ancak Bedîüzzamân’a hastır.” demiştir.
Evet Osmanlının yıkılışı ve Cumhuriyetin kurulmasıyla cevabın birinci kısmı olan “Osmanlı hükûmeti Avrupa ile hâmiledir; Avrupa gibi bir hükûmeti doğuracak.” kısmı tahakkuk etti.
İkinci kısmı olan “Avrupa da İslâmiyet’e hâmiledir; o da bir İslâm devleti doğuracak” cümlesiyle ilgili olarak günümüze kadar çok şey yazıldı, çizildi. Ama müjdeye en elyak cevap günümüzde Gazze olaylarından sonra Avrupa da olan İslama teveccüh olabilir.
Zira hiç ummadığımız bir tarzda İslam’a teveccüh var.
İslam ülkelerinin sefahatlerinden ve rahatlarından taviz vermeyip Müslümanları savunmadığı bir zamanda Avrupa ülkelerinde Filistin lehine yapılan yürüyüşler ve faaliyetler bizleri bu müjdeye daha da yakınlaştırıyor. Bu hadiselerden sonra hemen hemen her gün Avrupa ülkelerinde onlarca kişinin İslam dinini araştırıp Müslüman olduklarını görüyoruz.
Üstad’ın Emirdağ lahikasında “Bizler hakaik-i İslamiyenin kemalatını ef’alimizle izhar etsek, sair dinlerin etbaları fevc fevc kıtalarla İslamiyete dehalet edeceklerdir”
‘’Eğer biz, doğru İslamiyet’i ve İslamiyet’e layık doğruluğu ve istikameti göstersek bundan sonra fevc fevc (dalga dalga) dahil olacaklar.’
Doğru İslamiyet’i ve İslamiyet’e layık doğruluğu ef’alimizle, fiillerimizle, davranışlarımızla göstersek ve yaşarsak,
Şayet bunu yaparsak, bunu yapabilirsek; Avrupa dalga dalga Müslüman olacak. Amerika, belki kıtasıyla beraber İslamiyet’e dehalet edecek.
Bunu günümüzde maalesef İslam alemi fiilleriyle doğru İslamiyeti yansıtmıyor. Hatta İslam alemindeki gayr-i İslami yaşantıları, soygunları, yolsuzlukları, hırsızlıkları, rüşvetleri, adam kayırmaları gören birçok Avrupalı İslam’dan soğuyor.
Bediüzzaman’ın “ef’alimizle izhar etsek” yani yaşantımızla, fiillerimizle İslam dinini yansıtırsak sözünü en layık bir surette bu zamanda Filistinli kardeşlerimiz yerine getiriyor. Bir “Hasbunallahu ve ni’mel vekil” deyişleri bile insanları imana getirmeye yetiyor.
Bu yüzden görünen o ki; İslam alemindeki rehavete mukabil bu hadiseden sonra Filistindeki kardeşlerimizin bu ihlaslı, samimane ve rızay-ı ilahiden başka bir amaç gütmeyen yaşantıları ve tevekkülleri Avrupa aleminde ciddi bir şekilde İslamı araştırmaya ve kabul etmeye vesile oldu ve oluyor.
Geçenlerde bu süreci yakından takip eden bir imam arkadaşla konuşuyorduk. “Yıllarca tebliğ yapılsa Avrupa’da İslamın uyanışı ve kabul görmesi için bu kadar etkili olmazdı. Avrupa’da ve diğer gayr-i İslami ülkelerde çok ciddi bir şekilde İslam’a yöneliş var” dedi.
Bu işin hayır yönlerinden biri de bu görünüyor. Muhtemelen Filistinli kardeşlerimizin bu fedakârane mücahedeleri ciddi bir uyanışa vesile olacak ve Bediüzzaman hazretlerinin yıllar önce beliğ bir surette ifade ettiği müjde inşallah gerçekleşmiş olacak.
Ama bu zulümlere karşı menfaatleri için suskun kalan, göz yuman, belki de destek olan alem-i İslam da ya bu dünyada ve ya da dar-ı bekada “Zulme rıza zulümdür” kaidesinde bu rızasının karşılığını görecek.
İbrahim Hakkı hazretlerinin dediği gibi;
Deme niçin şu şöyle,
Yerindedir ol öyle,
Bak sonunu seyreyle,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.
Diyarbakır Web Tasarım Ajansı