45,1924$% 0.16
53,0409€% 0.36
61,4147£% 0.97
%
%
3449021฿%0.95886



23 Mart 2026 Pazartesi

Asé Xençer Xemiland adıyla yayınlanmış olan roman Kürt edebiyatına bir çağ atlatsa da, mutlaka yasaklanması ve dağıtım ağında olan tüm kitapların da hemen toplatılarak edebiyat tarihinde sanatseverlerin birçok kez kahrolarak tanıklık ettiği gibi
ama bu kez toplumun tüm kesimlerinin önünde herkese açık değil de tüm iyi niyetli çabalarına rağmen sıradan eserler üretmekten öteye geçemeyen yalnızca benim gibi “fedakar ve de cefakar edebiyatçıların” toplatıldığı meydanlarda acilen yakılarak imha edilmelidir..
Çünkü Asé Xençer Xemiland romanı da Brecht’in aşağıdaki şiirine konu olan kitaplar gibi gerçeklerin sanatsal kaygı ve rafine edilmiş estetik duygularla kaleme alındığı bir kitap olsa da ,
Müktedirlerin geçmişte olduğu gibi sanatın boyun eğmeyen o soylu varoluş gerekçesine tahammülsüzlüklerinden dolayı değil, bu kez Kürt edebiyatındaki niteliksel sıçramaların niceliksel büyüklüğün gurur okşayıcılığına kurban edilmesi adına kesinlikle yasaklanıp yakılmalı ki
“Buyurunca Hitler hazretleri
zararlı fikirlerle dolu kitapların yakılmasını
halkın önünde, alanlarda,
öküzler odun yığınlarına araba araba kitap taşıdı.
Gözden düşmüş şairlerden biri,
hem de en iyilerinden biri,
şöyle bir göz gezdirdi yakılacak kitaplar listesine,
gitti aklı başından:
Unutulmuştu kendi adı.
Hemen seğirtti çalışma odasına,
sanki öfkesinden kanatlanmıştı.
O saat bir mektup karaladı zorbalara:
“Benimkileri de yakın!” dedi. “Benimkileri de
Yapamazsınız bana bu kötülüğü,
kenarda bırakamazsınız beni!
Ben de hep gerçeği söylemedim mi kitaplarımda?
Neden davranırsınız bana yalancıymışım gibi
Canı gönülden istiyorum işte:
Yakın benimkileri de!”
Bertolt Brecht’in bu şiirindeki duyguları tüm içtenlikleriyle paylaşan benim gibi “edebiyatçılar”, bu yeni yakılıp yasaklanma gerekçesi karşısında mahcubiyetten “yakın benimkileri de” diyebilmemeli…
***
Çünkü eğer Asé Xençer Xemiland romanı bu gerekçeyle yasaklanıp , yakılmazsa; Kürtçe roman yazan ya da daha doğrusu bu romanı okuyuncaya kadar Kürtçe roman yazdığını sanan bir çok yazar, mahcubiyetten kalem bırakacağından Kürt edebiyatı artık niceliksel olarak da büyüyemediği için daha da çoraklaşacak,
Kürtçe roman yazmayı düşünen bir çok genç yazar da bu harikulade roman karşısında kendilerine olan özgüvenlerini yitireceklerinden edebiyat dünyasından tamamen uzaklaşacak ve bundan dolayı da Kürt edebiyatına yeni edebiyatçıların olası katılımı en azından bir süreliğine de olsa ne yazık ki sekteye uğrayacaktır.
Ayrıca günümüz Kürt edebiyatı eleştirmenlerinin Kürt edebiyatı değerlendirmelerini temelden sarstığı için edebiyat eleştirmenlerinin yeni değerlendirmeler yapmalarına neden olacak sancılı bir sürece neden olma ihtimali de olan bu kitap,
yasaklanıp var olan tüm nüshaları da yakılmadığı takdirde sanatsal kaygıların göz ardı edildiği günümüz Kürt edebiyatının bir çok ürününün Kürt edebiyatı üzerindeki mahcubiyetinin gölgesi bu romanın yaydığı göz kamaştırıcı bir ışıkla her geçen gün gittikçe daha da büyürken, gölgesi büyüyen o eserlerin de ne yazık ki artık gittikçe daha da cüceleşmesine neden olacaktır…

***
Kürtçeyi bir zamanlar dışarıda,
şimdi de okulda, hastanede, adliyede , camide ya da cem evinde yani kısaca kamusal her alanda yasaklayan zat-ı şahanelerin bu günkü ardıllarından, ataları gibi kaba bir ceberutlukla değil,
anayasasında herkesin Türk olduğu yazılan bir ülkede Kürtçenin edebiyat dili olamayacağının “ ilmi gerekçelerini” birbirlerine her gün anlatan sağcısı solcusu, devrimcisi faşisti, mütedeyyini liberali, Müslümanı gayrimüslimi tüm “ilim insancıkların” bilim dünyasını hayrete düşüren argümanlarını “ilim” adına heyecanla sahiplenip buna Kürtçeye olan tahammülsüzlüklerini de eklemleyerek Kürt edebiyatının yükselen yeni bir yıldızı olan Mazhar KARA adlı zatı muhteremin parıldayan bu eserini,
bu kitabı okuyuncaya kadar kendini harikulade Kürtçe edebi ürünler verdiğini sanan ama bu romanı okuduktan sonra bu roman hakkında Kürtçe kısa bir değerlendirme yazısı yazacak bir cesareti bile artık kendinde bulamayan bir “yazar ” olarak acilen yasaklanmasını talep ediyorum…
Ama zulümlerinin kaynağı ata mirası köhnemiş zihniyetleri olan bugünün kardeşliğe düşman muktedirlerden böyle utanmazca bir talepte bulunurken,
sanat adına olsa da,
sanatsal her türlü kaygıdan uzak fakat son derece iyi niyetle ve de oldukça zorlu şartlar altında büyük emekler harcanarak üretilmiş ürünleri, Kürt edebiyatına destek gibi soylu bir argümanla etki ettikleri büyük kitlelere oldukça kolay ulaştıran her türlü SİYASİ ve “KÜLTÜREL” organizasyonlara da,
Kürt edebiyatına çağ atlatan bu kitabı görmezden gelme çabalarından dolayı yukarıda dile getirdiğim düşüncelerimden dolayı çok teşekkür ediyorum…
Ramazan GÖKÇİ

“Be hey pembe dantelli iç çamaşırı giymiş Soma Stadında kırıta kırıta müşteri arayan Civelekler Tabur’undan firari Teksas’lı 3 beyinsiz it…
Be hey 22 iki kişilik bir top oyununda, Timsah Arenadaki maçlarda bedeniyle birlikte kirli ruhunu da 22 kişiye hayasızca pazarlayan Balkanlardan devşirilmiş 5 ahlaksız “Topiş…”
Be hey 6’sı bu ülkede asker kaçağı, 2’si ise biseksüel davranışlarla Bulgar askerlerini de baştan çıkarıp disiplini bozdular diye babalarını Belene Kampında katleden Todor JİVKOF’un Bulgar ordusundan da kovulmuş Zenofobik 8 “bilezik…”
Be hey stadyumlarda şuh kahkahalarla ırkçı sloganlar atarken tribünlerde kadın tenine hasret abaza gençlere yeşil, beyaz kondomlar atarak baştan çıkarmaya çalışan, maç bitiminde ise kuytu sokaklara park etmiş Beyaz Toroslarda ER seven “Tokmakçılara” kendilerini parayla” tokmaklatan” kadim bir şehrin yüzkarası 16 soysuz “gevşek” it…
Be hey şeftalisinden ziyade “tüm dünya Bursa’yı Hizoğlanlarıyla dünyaya tanıyor , Yeşil Bursa’m da her renkten danteli iç çamaşırları kadınlardan çokkk çok daha fazla erkekler tarafından kullanılıyor” diye gururlanarak yolu bu şehre tesadüfen düşenlere bile bir fırsatını bulunca “sauna salonları” ya da tarihi hamamlarda “Bursa’nın en ünlü kestane şekerleri” diye “çizilmiş kestanelerini” sınırsızca ikramlarla sunan vesikasız Hizoğlanlar..
Be hey Afganistan’da Baca bazi eğlencesi düşkünü her yaştan erkek müsveddelerinin en kirli hayallerini süsleyen Teksas’ın civelekler taburunun futbol meraklısı “faşo nonoşlar…”
Be hey onurlu gaylerin utanç kaynağı , renkli bir metropolün bedeniyle birlikte ruhunu da satılığa çıkarmış açlıktan nefesi kokan onur yoksunu ahmak hizanlar…
Be hey ipi küresel kuklacıların elinde 5.200.000 km2’lik bir vatan toprağını 780 000 km2 ye indiren sabıkalı bir zihniyetin yeniden sahneye sunduğu “yumuşakça” kuklalar…
Dedelerinizin hangi balkan ülkesinden hangi trajedilerle geldiğini sizler unutsanız da bizler henüz unutmadık , biliriz. Çünkü kuklası olduğunuz o gizli zenofobikler tarafından bizler de siz muhacirler gibi bu toprakların zencileri sınıfına sokulsak da, bu ülkenin henüz hafızasını yitirmemiş onurlu Dağlılarıyız biz…
Homofobik” tokmakçılarınızla” birlikte ortak soframızdan kalkmaya hazırlanıyorsanız bile , henüz ortak soframızdayken çocuklarımızın masumiyetini zehirlemek , analarımızın onuruna irinli dilinizle saldırmak , ortak tenceremize kusmak niye…
Söyleyin, be hey mankafa Zenofobik holiganlar, be hey şehvet tüccarı “bilezikler” , “gevşekler”, “simitler”, “kumbaralar”, “lassalar…”
Sizi bu gün üstümüze salanlar,
dişlerinizi bizim için bileyenler,
tırnaklarınızı bizim için keskinleştirenler,
dilinize bizim için zehir enjekte edenler
bu sofra dağılınca, bu ortaklık bitince, sizleri de tasması başka küresel homofobiklerin elinde olan yerli hödüklerin kaynattığı yeni cadı kazanlarına atmayacağını mı sanırsınız, be hey Teksas’lı Zenofobik budalalar?..”
Diye öfkeyle okuyordu, Dersim’li bir dostunun öfkeyle kaleme aldığı bir yazıyı hayatında hiç futbol oynamamış Ağrılı İbrahim hoca, Van‘da kaçak tütün dumanının bir sis gibi çöktüğü küçücük bir kahvehanede kaçak çaylarını sessizce yudumlayan, hayatında bir kez bile olsun bir futbol maçı izlememiş deprem mağduru Adıyaman’lı öfkeli bir kalabalığa heyecanla.
Ramazan GÖKÇİ

ORHAN MİROĞLU’NA AÇIK MEKTUP…
Saygıdeğer üstad;
Bizler, fikir namusunun bir aydın için olmazsa olmaz yegane değer olduğuna inanan ve fikir namusunu her şeye rağmen yitirmemmiş eski gönül dostlarınız olarak, son dönemde yıllar önce dillendirdiğiniz fikirlerinizi şimdi kuytu köşelerden de olsa yeniden dillendirmeye başlamanızın sevinçli şaşkınlığını yaşıyoruz.
Saygıdeğer üstad;
içinde siyaset arenasına yeniden davet edilme umudu da gizli olduğu iddia edilen söz konusu o yazılarınız yalnızca bizler tarafından değil;
son dönemlerde Ak Parti’nin sizi milletvekili adayı göstermemekle de kalmayıp sizi geçmişte olduğunun aksine artık Ak Parti MKYK üyeliğine de layık görmemesinin etkisiyle yazıldığını iddia edenlerce de,
üstelik yalnızca fikir namusunun mihenk taşına vurmakla da kalınmayıp, fikir namusunun tüm testlerinden de geçirilen yeni format çekilmiş bu eski düşünceleriniz, söz konusu çevreler kadar olmasa da bizleri de şaşkınlığa düşüren bir doğruluk oranıyla başarıyla geçmiştir.
Ve bizler eski gönül dostlarınız olarak bu sevinçli şaşkınlığımızı üstümüzden atıp bir yazı yazma ibadetinde sizi tüm içtenliğimizle kutlamaya hazırlanırken, yazı İblis’inin yazı ibadethanesinde kulağımıza sinsice fısıldadığı cevabını bir türlü bulamadığımız sorularla günlerdir cebelleşiyoruz şimdi.
O kutlu yazı ibadetinize kısa bir süreliğine ara verip bu sorulardan şimdilik yalnızca birini bile cevaplama lütfunda bulunursanız eğer hem bizleri çok sevindirir hem de yazı İblis’inin o iğrenç suratına okkalı bir tokat atmak için bizlere yeterli manevi cephaneyi de sağlamış olursunuz.
Yazı İblis’inin duygu dünyamızı allak bulak eden bir sorusunu cevabını sizden bir an önce almak umuduyla affınıza sığınarak buraya yazıyoruz.
“Taraf Gazetesi yazarıyken, muhaliflerce o dönem İktidar yandaşı olduğu iddia edilen bir gazeteye transfer olma gerekçesi yapmaya çalıştığı, ölüm döşeğinde can çekişen rahmetli Şerafettin ELÇİ hakkında yazdığı ve yazı iblisi olarak benim bile isyan ettiğim o yazıdan dolayı ben bu gün bile hatırladıkça hala utanıyor iken, kendileri o gün yazdıklarından dolayı bu gün gizlice de olsa birazcık hicap duyup azıcık da olsa vicdan azabı çekiyorlar mı acaba?
Zatıalilerinin bu gün bile siz gönül dostları tarafından kendilerine yakıştırılamayan o davranışın nedeni, kendisine değer verilen bir sofradayken kalemiyle parıldatıp zihniyle ışıttığı, içinde insanlığın en rafine değerleri olan tabaklara o sofradan kalktıktan hemen sonra hem de iğrenerek, kalemiyle tükürmesinin sebebi o gün önüne serilen yeni bir sofrada kendine sunulan hayal bile edemeyeceği imkanlara mal bulmuş mağribi gibi abanırken kendine bu imkanı sunanlara abartılı bir biat gösterisi sunma çalışması mıydı acaba?..
Tıpkı bugün, geçmişte önüne serilen bereketli Ak Parti sofrasından kaldırılırken Ak Parti sofrasına gizli bir öfkeyle yine kalemiyle (ama bu kez gizlice) tükürüp bir daha ki seçimler için şimdiden birilerine görünmeye insanüstü bir gayretle çalışması gibi… “
Saygıdeğer üstat,
bizler rahmetli Şerafettin ELÇİ ile uzaktan ya da yakından akrabalığı olmayan hatta kendisi ile ne yazık ki tanışma şerefine de nail olmamış , zihin dünyalarımız oldukça farklı şekillendiğinden siyasi olarak da hiçbir zaman hiçbir ortak zeminde bir araya gelmemiş dünyaya bambaşka açılardan bakan gönül dostlarınız olarak yazı İblis’inin bu sorusuna sizden gelecek okkalı bir cevabı…
Ya da kim bilir?..
Belki de samimi bir özrü dört gözle bekliyoruz.
Selamlar, saygılar.


Dünyanın, ebedi bir huzura kavuşmak için çile çekilen geçici bir çilehane olduğuna inanlar son nefeslerine kadar hiçbir şeyden şikayet etmeyip , hiç kimseye neden oldukları çok kötü bir durumdan dolayı dahi sitem etmeden dervişane bir sabırla alın yazısı olduğuna inandıkları çilelerini çekmeye devam ederler.
Onu yıllar önce tanıdığımda Tanrı’nın dünyada çile çekmek için yarattığı kulları da varsa eğer o kullardan biri de kesinlikle budur diye düşünmüştüm.
Henüz iki yaşındayken annesini kaybetmesi ona daha o yaşta artık nazlanacak hiç kimsesi olmadığını çok acı bir şekilde öğrettiğinden hayatı boyunca hiç kimseden hiç bir beklentisi olmadan , hiç kimseye hiçbir şey için sitem etmeden hayatın karşısına çıkardığı her türlü zorluklara karşı içinde fırtınalar koparak yaşardı.
Bunun en önemli nedeni ise dünyada karşılık beklemeden sevmenin bir bedene bürünmüş hali olan bir anneden yoksun olmasının daha o küçücük bir çocukken ruhunda yarattığı o kocaman boşluğun hiç bir zaman kaybolmamasıydı belki de…
Çünkü mihnetiz yardım istenen , teklifsiz aranan, karşılıksız bir sevgidir anne .
Doğumdan hemen sonra kesilen kordon bağı yerine hiç bir gücün bir ömür boyu asla kesemeyeceği bir sevgi bağını anında kuran ve ilerde kendisini ne kadar üzerse üzsün aralarında ördüğü o sevgi bağından aldığı güçle yavrusunu her zaman affetmenin bir bahanesini anında mutlaka bulan nevi şahsına münhasır bir canlıdır anne.
Yanında olmasa da var olduğunu bile bilmek güven veren , yokluğu ise katlanılmaz olandır.
Seni uzaktan izleyip sen farkında bile olmadan her konuda yardımlar planlayan, karşılıksız seven , teklifsiz her şeyini verendir anne.
Annesizlik ise, size gölgenizden bile daha yakın olanın tarifsiz acısına bir ömür boyu katlanamamak, hayat enerjinizin çok büyük bir kısmını ölünceye dek kaybetmek, hayatınızda her zaman var olan , bir lütuf , bir değer değil de size verilmiş bir hak olarak algıladığınız kişinin varlığından artık yoksun kalmaktır.
Bundan dolayıdır ki ilerleyen yaşlarda artık her konuda kendine yetse bile, yine de her başı sıkıştığında yardım istemeden kendisine yardım edecek bir annesi olmamasının yüreğini gizlice kanattığını bazen birdenbire durgunlaşan bakışlarından anlardınız.
Çok küçük yaşta annesini kaybetmesinin travması onun yalnızca sevdiklerini kaybetmemek için sevdiklerine koşulsuz ve de itaatkar bir sevgiyle bağlanmasına sebep olmamış,
çocukken kendisinden esirgenen sevginin ve şefkatin eksikliğini kendisini tüm benliğiyle ailesine teslim ederek çocukken ruhunu yaralayan o sevgi ve şefkatin eksikliğini onlardan beklerken , onlara yalnızlığın o kahredici duygularını yaşatmamanın kutlu bir gayreti içinde de olmuştu hep.
Sevdikleri her zaman ve koşulda haklıydı onun için. Sevdiklerinin her isteği ( gücünün sınırlarını oldukça aşsa da) sorgusuz sualsiz yerine getirilmeliydi.
Oldukça ender bulunduğu neşeli ortamlarda ise konuşurken içindeki çocuksu heyecanı ele vermemek için genellikle göz temasından kaçınır , bulunduğu ortamın samimiyetine ikna olduğu durumlarda ise üzerindeki ürkekliği atarak ortalama bir zekanın kolay kolay algılayamayacağı zekice espriler yapardı.
Zihinleri menfaat ilişkilerine kilitlendiğinden, çıkar çatışması ve her türlü bencilliklerin gönül gözünü körelttiği bir çok insan müsveddesinin aksine günümüz dünyasında yalnızca emeğiyle var olmaya çalışan şikayet etmek yerine tahammül etmeyi içselleştirmiş çile mahkumu bir dervişti sanki
Geçmişte çile, şikayet etmek yerine tahammül etmeyi öğrenip ”Herkesi kendinden üstün görme” olgunluğuna erişmek ve vakti geldiğinde de bir tabut içinde ebediyete hoşça yolcu edilmek için bir dervişin bir şeyh nezaretinde karanlık bir hücrede yalnız başına kırk gün süre ile kendini dünyevi tüm zevklerden arındırarak çile odasında sürekli ibadetle meşgul olma olayıydı.
Tasavvuftaki çile isteğe bağlı ve bir ömür boyu değil de çile odasında yalnızca kırk gün olmasına karşın günümüz dünyasında bazı insanlar için ise isteğe bağlı değil de şartların da zorlamasıyla şimdi toplum içinde ve ne yazık ki artık bir ömür boyu sürmektedir.
Ve bugün dervişlik, artık çile odasında yalnızca 40 gün gün çile çekerek tasavvuf öğretisine konu olan kamil insan olmak değil, bireylerinin çoğunun gönül gözü körleşmiş bir toplum içinde bir ömür boyu çile çekerken çocuklarının rızkı için vicdan yoksunu, merhamet yoksulu işverenler arasında onurunu koruyarak var olmaya çalışmaktır.
Sevgili Cuma’m…
Ey çocuklarının rızkı için şikayet etmek yerine tahammül etmeyi seçmiş emekçi kardeşim.
Ey kara yazgısı için Tanrı’ya sitem etmeden bir ömür boyu çilesini dervişane bir olgunlukla yaşayan, abdestli dinsizlerin cirit attığı bir ülkede bir ömür boyu çile çekmeye mahkum edilmiş takkesiz , cübbesiz mümin.
Sen, vicdanı kâr hırsının esiri olmuş , serveti çok olsa da merhametin kırıntısına dahi sahip olmayan bir işverenin “iş kazası” adı altında soğukkanlılıkla işlediği bir cinayetin kurbanı oldun. Bunu biz geride bıraktıkların olarak bir kenara yazıyoruz…
GÜLE GÜLE TEBESÜMÜNDE BİLE HÜZÜN GİZLİ OLAN ADAM…
GÜLE GÜLE ŞİKAYET ETMEK YERİNE TAHAMMÜL ETMEYİ BENİMSEMİŞ ÇİLE MAHKUMU DERVİŞ…
MEKANIN CENNET OLUR İNŞALLAH.
NOT: Siverek’teki yerel basın ve sivil toplum kuruluşlarının iş cinayetleri konusundaki sessizliği bir başka merhametsizlik örneğidir sanki.
Ramazan GÖKÇİ


DOKTORLARI KİMLER ÖLDÜRÜR?…
Ey mahallelerin şamar oğlanları, sözde milliyetçileri ,lümpen devrimcileri, devletçi liberalleri ahlaksız muhafazakarları ,solak faşistleri, ırkçı sosyalistleri , abdestli dinsizleri…
Ey serseriye haraç veren , mafyaya biat eden, açlıktan nefesi kokarken bile Karun kadar zengin zalimine koşulsuz , sorgusuz sualsiz boyun eğen yüreksizler …
Ey bir cübbeliyle karşılaştıklarında her biri süt dökmüş birer kediye , bir beyaz önlüklüyle karşılaştıklarında ise her biri biner kırmızı pelerin görmüş azgın birer boğaya dönüşen, ZEKA YOKSULU , VİCDAN YOKSUNU, ÜLKENİN ORTALAMA ZEKA SEVİYESİNİN BU DENLİ DÜŞÜK OLMASININ EN ÖNEMLİ MÜSEBBİBİ LANETLİ GÜRUH…
“Susmasın diye ezan, inmesin diye bayrak, bölünmesin diye vatan…”
“Ümmetin birliği sağlansın…”
“Devrim yapsınlar diye enternasyonalist bir dayanışmayla zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayanlar…”
Doğal denge korunsun, üniversiteler siyaset değil bilim yuvası olsun, aydınlar susmasın, tesettür yeniden yasaklanmasın, kurutulsun diye kökü manevi mafyanın da…
Yetim hakkı yenmesin, ahlaksızlık lanetlensin, kadın cinayetleri son bulsun ya da bir çare bulunsun diye çürümüşlüğüne toplumun diye mi, dur durak bilmeden vurursunuz , envai çeşit silahlarla ,silahı yalnızca bilgisi olan o savunmasızları?..
Yoksa ” Önleri açılsın diye muskacılarla üfürükçülerin, önleri açılsın diye açılsın diye ateist şamanlarla okumuş dekolteli büyücülerin , kızıl elma ya da ümmet adına , enternasyonalizm veya serbest piyasa aşkına” mı vurursunuz sağlıkçıları?..
Ya da “Gitsinler diye yeniden ABD ‘ye yeni Aziz SİNCAR ‘larla , yeni Gazi YAŞARGİL’ler…
Kaçsınlar diye yeniden Almanyalara yeni Özlem TÜRECİ’ler ile yeni Uğur ŞAHİN’ler diye mi vurursunuz o savunmasızları?..
Ey bu ülkenin milliyetçileri ,devrimcileri, demokratları , liberalleri , muhafazakarları , sağcıları, solcuları, komünistleri, sosyalistleri , mütedeyyinleri , Kemalistleri , şeriatçıları, laikleri, ateistleri, Müslümanları, gayri Müslümleri,
Ey bu ülkenin henüz yüreği kararmamış, vicdanını yitirmemişleri
Şimdi de savunmasız beyaz önlüklü çocuklarımızı vuruyorlar…
Bir AVM kadar bile güvenli olmayan hastanelerde hem de…
Acımızı hissediyorsanız sesimize bir ses lütfen…
Bizleri duyuyor musunuz?..
Ramazan GÖKÇİ