DOLAR

44,9308$% 0.1

EURO

52,7857% -0.03

STERLİN

60,7263£% -0.01

GRAM ALTIN

%

ÇEYREK ALTIN

%

BİTCOİN

3511108฿%2.36097

İmsak Vakti a 02:00
Diyarbakır HAFİF YAĞMUR 18°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

“BİR DE BİZ SORALIM”

“BİR DE BİZ SORALIM”
6

BEĞENDİM

ABONE OL

Diyarbakır’da uzun süredir dikkat çekici bir sessizlik hâkim.
Sorular soruluyor, veriler ortaya konuyor, rakamlar konuşuyor…
Ama bu şehirde hâlâ bu gerçekleri duymak istemeyen bir anlayış var.

Diyarbakır ekonomisinin bel kemiğini oluşturan Diyarbakır Organize Sanayi İş Adamları Derneği’nin (DOSİAD) son dönemde yaptığı paylaşımlar; aslında sadece bir kurumun değil, bir şehrin geleceğine dair uyarıdır.
Ne yazık ki bu uyarılar, ilgili kurumlar tarafından ya görmezden geliniyor ya da gündem olmaması için sessizliğe terk ediliyor.

Oysa ortadaki mesele basit değil.
Bu sorular; üretimi, istihdamı, ihracatı ve doğrudan Diyarbakır’ın yarınlarını ilgilendiriyor.
Görmezden gelinen her veri, ertelenen her tartışma; bu şehrin kaybettiği bir fırsattır.

Bugün açık ve net bir soru sormak gerekiyor:
Diyarbakır’ın gerçek ekonomik fotoğrafını konuşmaya kimler hazır, kimler bundan kaçıyor?

Şimdi gelin, DOSİAD’ın sorularını bir kez daha ve daha yüksek sesle soralım:

  • Diyarbakır’ın ihracatı neden potansiyelinin çok altında kalıyor?
  • 28.000 üyeli bir odada seçimlere katılım neden bu kadar düşük?
  • Şehrimizde neden güçlü bir ihracat akademisi kurulmadı?
  • AR-GE ve inovasyon altyapısı neden hâlâ yetersiz?
  • Genç girişimcilerin önünü açacak projeler neden sınırlı?
  • Sanayicinin finansmana erişimi neden hâlâ sorun?
  • Diyarbakır neden Mezopotamya’nın güçlü ticaret merkezi olmasın?
  • Erbil–Diyarbakır hattı neden etkin kullanılmıyor?
  • Mesleki eğitim neden sanayinin ihtiyaçlarına cevap veremiyor?
  • Genç nüfusun sanayiye entegrasyonu neden bu kadar zayıf?
  • Kentimizdeki STK’lar gençlerimize yönelik yeterince proje geliştiriyor mu?

Bu sorular yalnızca bir DOSİAD’ın değil;
bir şehrin ve geleceğini arayan bir toplumun sorularıdır.

Ancak burada altı çizilmesi gereken kritik bir gerçek daha var; Diyarbakır STK’larının demokratik meşruiyetini güçlendirmeden sağlıklı bir gelecek inşa edilemez. Çünkü seçimlerin meşruiyeti yalnızca mevzuatla değil, üyelerin sandığa yansıyan iradesiyle güç kazanır. Bu durum temsil ve katılım konusunda ciddi bir tartışmayı da beraberinde getirmektedir.

Şehrin ekonomik yapısına baktığımızda ise tablo daha da çarpıcı bir hale geliyor:
Diyarbakır GSYH’sinin en büyük kısmını %57,42 ile hizmetler sektörü oluştururken,
geniş tanımlı sanayinin payı yalnızca %8,95 seviyesinde kalıyor.

Yani Diyarbakır’ ın, üretimle büyüyen değil, tüketim ve hizmet ağırlıklı bir ekonomiyle sınırlı kalan bir şehir olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz.

Bu yapı sürdürülebilir değil.
Bu yapı, istihdam üretmez.
Bu yapı, ihracat sıçraması yaratmaz.

Nitekim istihdam verileri de bu tabloyu doğruluyor. Şöyle ki;

Diyarbakır OSB yaklaşık 11.000 kişiye istihdam sağlarken, Gaziantep Organize Sanayi 400 bine yakın kişiye istihdam kapısı açıyor; sizce aradaki fark sadece rakamlarda mı?

Ayrıca Diyarbakır ve Şanlıurfa illerini kapsayan ekonomik ve coğrafi bölge  (TRC2 Bölgesi), Türkiye’nin İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırması (İBBS) Düzey-2 sisteminde 2025 yılında 26 Düzey-2 bölgesi arasında 24. sırada yer alarak, iş gücüne katılım ve istihdam oranında Türkiye’nin en geride kalan bölgelerinden biri olmuş.

Kentin ekonomisi ihracat açısından değerlendirildiği zaman;

Diyarbakır’ın ihracatı, Gaziantep’in yalnızca %2,7’si.
Başka bir ifadeyle Gaziantep, Diyarbakır’dan yaklaşık 37 kat daha fazla ihracat yapıyor.

Ve asıl soru tam burada başlıyor:

  • Aynı coğrafyada,
  • Benzer insan kaynağına sahipken,
  • Üstelik Irak pazarına daha yakınken…

Diyarbakır neden bu tablonun bu kadar gerisinde?

Bu bir kıyas değil. Bu bir uyarı ve bir potansiyel hatırlatmasıdır.

Diyarbakır %2,7’lik bir paya mahkûm değildir.
Ama sorun yalnızca ihracat değil;
üretim, istihdam ve ekonomik yapı sorunudur.

Bu tablo değişebilir mi?  Evet…

Ama bu tabloyu değiştirmek için güçlü bir irade, net bir vizyon ve kararlı bir yönetim anlayışı gerekiyor.

Bugün mesele kişisel tartışmalar değil, şehrin ekonomik kaderidir.

Bugün mesele koltuklar değil, üretimdir, istihdamdır, ihracattır.

Ve artık şu gerçeği açıkça konuşmak gerekiyor:
Eğer bir şehir potansiyelinin çok altında kalıyorsa,
orada sorun sadece imkânsızlık değil, yönetim anlayışıdır.

Diyarbakır’ ın, günü kurtaran yaklaşımlara değil, uzun vadeli stratejilerle yönetilmeye ihtiyacı vardır.

Bu şehir;

  • İhracat seferberliğiyle,
  • Sanayi odaklı dönüşümle,
  • Sektör bazlı planlamayla,
  • Gençleri merkeze alan bir kalkınma modeliyle ayağa kalkabilir.

Ve bu mümkündür.

Çünkü Diyarbakır’ın sorunu potansiyel eksikliği değil, vizyon eksikliğidir.

Gelelim can alıcı soruya;
Diyarbakır’ da bu vizyonu ortaya koyacak irade var mı?

Yoksa bu şehir, konuşulmayan gerçeklerin, ertelenen kararların ve arka planda yaşanan koltuk kavgalarının gölgesinde kaybetmeye devam mı edecek?

Hacı DALGIÇ

Hukukçu/Gazeteci

 

Devamını Oku

Gazeteciler Grubunda Tahammülsüzlük ve Tarafgirlik Gerçeği

Gazeteciler Grubunda Tahammülsüzlük ve Tarafgirlik Gerçeği
3

BEĞENDİM

ABONE OL

Gazeteciliğin temel amacı hakikati savunmak ve toplumun bilgiye erişim hakkını korumaktır. Gazetecilik, kamusal meseleleri somut veriler ve doğrulanabilir bulgular ışığında ele almakla demokratik bir toplum yapısında merkezi bir rol üstlenir. Bu öneminden hareketle de bazı meslek çalışanlarının hızını alamayarak mesleklerine kutsallık atfedecek derecede ileri bir anlayışa sahip olduğuna da şahitlik etmişliğimiz vardır.

Gazetecilerin adeta kutsal metni olan meslek etik değerlerine göre gazetecinin ilk görevi, hakikate ve toplumun bilgiye erişim hakkına riayet etmektir. Gazetecinin bu görevi yerine getirirken dürüstçe haber toplama ve yayımlama özgürlüğü (?) ile adil yorum ve eleştiri hakkını savunması da vazifesidir.

Gazetecinin bağımsız, dürüst ve kamu yararını esas alan bir tutumla hiçbir güç odağına bağlı olmadan mesleki vicdanına sadık kalması da, olması gerekendir. Ama öyle mi?

Diyarbakır, basın ve medya sektöründe, gerek coğrafi, gerek sosyopolitik konumu nedeniyle sahip olduğu önemin bir yansıması olarak hemen bütün ulusal ve uluslararası basın ve medya çalışanlarının sayı olarak yoğun olduğu bir şehir.

Diyarbakır basın ve medya çalışanlarının da gerek kendi ve gerekse STK’lar ve kamu kurumlarıyla düzenli bir iletişim ağı olarak haber ve bilgi paylaşımı için oluşturduğu “Diyarbakır Haber Bilgi Hattı” adında, çoğunluğu bölgede çalışan basın ve medya çalışanlarından oluşan bir Whatsapp grubu var.

GGC Başkanı’ nın da yönetici olarak yer aldığı grupta, geçen gün yaşanan bir tartışmayı, gazetecilik meslek etiğinin ne kadar sindirildiğine dair ayrı bir tartışma konusu olarak ele almak istiyorum:

Malum içinde bulunduğumuz günlerde (küresel ısınma safsatasını iklim değişikliğine dönüştüren) yoğun kar yağışının etkisiyle yaşanılan olumsuzluklar bu grupta da konu edildi. Bu toplumda yaşayan ve sorunlarla birebir muhatap olan meslektaşlarımızın senede 2-3 günü geçmeyen kış koşullarında Karayolları ve Büyükşehir Belediyesi gibi kamu kurumlarının sorumluluğu birbirinin üzerine atarak hayatı felce uğratmalarına yönelik tepkiler dile getirildi. Sadece ana arterlerde yaşanan trafik sorunları değil, kaldırımlarda yayaların yaşadığı zorluklar da gündeme geldi.

Bazıları doğal bir taraftar refleksi göstererek her şeyin dört dörtlük olamayacağını belirterek Büyükşehir Belediyesini savunmaya kalkınca, yaşanan sorunları somut bir şekilde ifade eden bir arkadaş ta haklı olarak; “meteoroloji günler öncesinden uyarısını yapar. Kurumlar ekiplerini ona göre hazırlar. Karın yağmasıyla birlikte ekipler tuzlama temizleme çalışmasına başlar.  3 gün oldu ekipler ortada yok. Sanırım hala kar şokunu atlatamadılar. Toplu konutta kaos yaşanıyor,  belediyeden gelmişler eserlerini izliyorlar, ne bir tuzlama ne bir kar küreme aracı. İlk gün 3 saat toplu konuttan çıkamadık” şeklinde eleştiri hakkını kullandı.

Ben de “Merkez ilçe belediyelerinin sorumlulukları da yok mu? Yoksa broşür dağıtmakla mı meşguller?” şeklinde bir ifade kullandım. Hiçbir tahkir unsuru taşımayan bu cümlemden rahatsız olan bir grup yöneticisi; “Broşür dağıtılıyorsa demek yolu açmışlar, hani yol kapalı olsa broşür de dağıtamazlardı. Dağıtım için yolun açık olması şart. Sonuç olarak konu yoldan broşüre nasıl geldi :))” şeklinde cevap verince şakşakçı tayfadan birileri alkış ve gülme emojileriyle destek verdi.

Buna verdiğim cevap ise; ”Bir gazetecinin okuduğunu anlamaması ne büyük bir eksiklik. Ayrıca gazeteciliğinin siyasi tarafgirlikten bir nebze de olsa ayrı durması meslek etiği açısından gerekli diye düşünüyorum. Hizmet mercii olan belediyelerin eleştirilemez olduğunu da kabul etmiyorum. Grubu meşgul etmemek adına polemiğe girmek istemiyorum. Cümleten iyi akşamlar diler, yeni yılınızı kutlarım,” oldu.

Gelen karşı cevap şöyle; “Yani anlamakta zorlanmadım, çünkü içinde anlam aranacak bir içerik yoktu. Kar, yol ve broşür arasındaki bağlam ile konuyu meslek etiğine bağlaman bir hayli ilginç oldu. Keşke önce “algı üretmek” ile “habercilik yapmak” arasındaki farkı ayırt edebilseydin. Evet kesinlikle meslek etiği çok önemli, misal kar ile broşürün ayrı şeyler olduğunu, ikincisinin niyetli olduğunu ve ilkini bırakıp niyetini meslekmiş gibi yansıtman bu mesleğe yapılacak en büyük kötülüktür. İyi akşamlar ve mutlu yıllar herkese.”

Bunun üzerine “belediye yetkililerinin broşür dağıtmakla meşgul olduğu”  sözümü ispatlayan (dikkat edin “mahalle yanarken” le başlayan atasözünü kullanmıyorum), bizzat Kayapınar Belediyesi’ nin kar yağışının ikinci günü olan 30 Aralık 2025 Salı günü X hesabından paylaştıkları broşür dağıtım görsellerini gruba attım.

Sen misin bunu diyen ve sözünü ispatlayan? Sözümün ispatı olan görseller hemen silindi ve “siz neyin peşindesiniz? Haddini aşıyorsun” gibi cümlelerin hemen ardından cevap verme hakkım engellenerek gruptan çıkarıldım.

Bir söz var “doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar “ diye.

Evet demek ki neymiş, siyasi tarafgirlik bir kalpte varsa o zaman meslek etiği, demokrasi, ifade özgürlüğü, dürüst habercilik, mesleki vicdan, şeffaflık… (daha sayayım mı?) Hak getire… Nerede kaldı gazetecinin bağımsızlığı? Nerede ifade ve basın özgürlüğü?

Gazetecilerin grubunda gazetecinin eleştirisine tahammül edememek, siyasi tarafgirliğin meslek etiğinin önünde yer aldığının aleni bir ispatı.

Demem o ki siz siz olun, demokratik değerlere sahip toplum beklentilerinizi fazla yüksek tutmayın. Çünkü 300-400 gazeteci ve STK mensubunun ortak paylaşım yaptığı bir WhatsApp grubunda bile ifade özgürlüğü yoksa adeta grup yöneticisi sultasıyla despotluk yapılıyorsa, hele ki “Güzide Basın” mensuplarından hiç kimse de çıkıp bu “tahammülsüzlüğü”  eleştiremiyorsa, varsın gerisini siz düşünün.

“Yoksa bu kadar basın ve medya çalışanının olduğu bir grupta birilerine yönelik yayılan veya yayılmasına engel olunan bilgi sayesinde birileri avantaj ya da kişisel fayda mı elde ediyor? sorusu da akla gelmiyor değil.

Devamını Oku

50. Sayımıza Ulaştık!

50. Sayımıza Ulaştık!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yıllar önce çıktığımız bu yolculukta, Diyar Magazin’in 50. sayısına ulaşmanın gururunu yaşıyoruz. Şehrin iş dünyasından sosyal hayatına kadar nice değişimin, dönüşümün ve hikâyenin kaydını tuttuk. Bugün elimizde, neredeyse 1500 sayfalık bir şehir arşivi var.

Bu yolculuk kolay olmadı. Mesleğe olan sevgi ve bağlılığımız, biraz da inatla yolumuzu açtı. Çünkü bizim için en büyük ödül; dergimizi eline alan insanların yüzünde beliren o küçük tebessüm oldu.

Ama işte bu noktada bir parantez açmak zorundayım.

Şehrin iş dünyasının, hatta ekonomik ve sosyal dinamikleri dediğimiz kurumların, bu yolculuğa destek konusunda sınıfta kaldığını söylemek zorundayım.

Evet, yanlış duymadınız. Ticaret ve Sanayi Odası, Ticaret Borsası, Organize Sanayi Bölgeleri yönetimleri, STK’lar ve şehri temsil ettiğin iddia eden iş dernekleri, müteahhitler…

Her fırsatta “memleket sevdalısı” kesilen, “güzide basın” diyerek nutuk atan bazı iş insanlarımızın, iş reklama gelince duvar gibi sus pus olmasına ne demeli. Diyarbakır’ ın bütün akrepleri bunların cebinde.

Basit kahvaltı organizasyonlarına basını davet ederek bedava reklamını yaptırma yüzsüzlüğüne alışan ve alıştıranlar, iş memleketin tek magazin dergisini desteklemeye gelince ortalıktan toz oluyorlar.

Sevgili dostlar, bu şehirde basın bedava kahvaltıyla doymuyor!

Şehrin belleğini, tarihini, ekonomisinin nabzını tutan bir yayın organını yaşatmak, sizin de sorumluluğunuz. Ama görüyorum ki Diyarbakır iş dünyasının önemli bir kısmı reklam konusunda eli sıkı davranmayı (pintiliği) bir meziyet sanıyor. Ayıptır. Reklama gelince üç kuruşu çok görürseniz, bu şehirde basın da, marka da büyüyemez.

Biz inatla yolumuza devam edeceğiz. Diyar Magazin, ücretsiz olarak iş yerlerinize ulaşmaya, bu şehrin hikâyelerini yazmaya devam edecek. Ama unutmayın; bir gün o arşivde sizin yeriniz boş kalırsa, bunun sebebi bizim değil, sizin bu duyarsızlığınız ve pintiliğiniz olacak.

Maalesef GAZZE’ de yaşanan soykırım devam ederken bunları konu edinmek bile utanç veriyor. GAZZE için sözün bittiği yerdeyiz. Eminim ki bir şey yapamamanın utancını hepimiz içimizde hissediyoruz. Dünya insanları vicdanlarıyla ayaktayken, Sumud filosuyla yola çıkan bahtiyarların hedefe ulaşması için duacıyız. Ama şunu biliyorum ki, bu konuda duyarsızlığımız ilahi adalet noktasında cezasız kalmayacak. GAZZE insanlığımız için bir mihenk taşı oldu. Onlar kazandı… Biz kendimize, kendi halimize acımalıyız. Acınacak hale geldiğimizin farkında mıyız? Duyarsızlığımızı, zaaflarımızı sorgulamalıyız. Allah bizlere rahmetiyle muamele etsin. Kalben buğzetmekten öteye geçemiyoruz. Ama niyetimiz ve duamız samimi. GAZZE vesilesiyle Allah insanlığa hayırlı kapılar açıyor. Bizim de uyanışımıza vesile olsun.

Devamını Oku

On Gözlü Köprü’nün Arkasına Sığınan Eleştiriler; Hakkı Teslim Etmek Gerekmez mi?

On Gözlü Köprü’nün Arkasına Sığınan Eleştiriler; Hakkı Teslim Etmek Gerekmez mi?
5

BEĞENDİM

ABONE OL

Şu şehrin taşına toprağına biraz hatırası dokunan herkes iyi bilir ki On Gözlü Köprü, sadece tarihi bir yapı değil, Diyarbekir’ in kalbinin attığı yerlerden biridir.

Ne var ki bugünlerde o kalbin etrafında, bir demlik çayda fırtınalar koparılıyor.

İşin garibi, yıllar evvel adeta kaderine terk edilmiş, çamurdan ve çöpten geçilmeyen On Gözlü Köprü çevresinin nasıl olup da bugünkü hale geldiğini kimse konuşmuyor.

Düne kadar kimsenin uğramadığı, yanından geçerken hızla uzaklaştığı On Gözlü Köprü ve nehir boyu şimdi yerli-yabancı turistlerin fotoğraf çektirdiği, nefes aldığı bir cazibe merkezine dönüşmüşse, bunun mimarlarını da alkışlamak gerekir.

Bundan yaklaşık 15 yıl öncesine kadar kimsenin yüzüne bakmadığı, geçmeye bile cesaret edemediği, kuş uçmaz kervan geçmez denilecek haldeki o mezbelelik yer, Efendi Mehmetoğlu ‘ nun dişiyle tırnağıyla yaptığı çalışmalar ve verdiği emekle şehir için utanılacak bir alandan, övünülecek bir manzaraya dönüştürüldü.

Balık hafızasıyla hareket edenlere hatırlatmak gerekiyor ki;

Dün çamur ve çöpten geçilmeyen On Gözlü Köprü çevresi, bugün yerli-yabancı binlerce insanın ağırlandığı bir cazibe merkezi haline geldi,
Şehrimiz için “ayıp” yerine geçen o perişan görünüm, bugün Diyarbakır’a yakışan bir manzaraya dönüşmüş,
Bu dönüşüm “devletin imkânıyla” değil, “yürek imkânıyla” yola çıkan birkaç işletmecinin özverili emeğiyle sağlanmıştır.

Ama gel gör ki, bugünlerde “işgal”, “rant”, “çökme” diyerek fırtına koparan bazı çevreler vefasızlık derecesinde sanki o dönüşüm hiç yaşanmamış gibi konuşuyor. Basın ve sosyal medya üzerinden algı operasyonlarıyla güya “kamuoyu hassasiyeti” oluşturulmaya çalışılıyor.

Fakat bütün mesele “ihya etmek” için orada bulunan işletmecileri kaçırmaya dönük bir algı operasyonuna dönüşürse, işin adı “kamuoyu hassasiyeti” değil, fırsatçılık olur.

O kadar organize bir hale gelen bu algı operasyonlarına şimdi de “Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi (International Council on Monuments and Sites-ICOMOS)” de dahil edildi.  Sormak gerekmez mi?1965’ te kurulan ICOMOS, 2010 yılına kadar On Gözlü Köprü’ yü duymadı da, şimdi ne oldu da bir demlik çay fiyatıyla uyandı? Çevredeki yapılaşmanın köprüyü tehdit ettiğine dikkat çekilen rapor hazırladı. Raporda, taraf devletin On Gözlü Köprü’nün bulunduğu yeri de kapsayan alanı korumakta başarılı olmadığı kaydedildi. (Bu yorum için biraz geç kalınmadı mı sizce de?)

Wax, Wax, Wax… Hele dezgeye bax!

Dicle Nehri, On Gözlü Köprü hepimizin… Kentimize gelen misafirlerimizi gururla ve en güzel şekilde ağırladığımız ve istifade ettiğimiz bu mekânlara verilen yılların emeğini, alın terini bir kalemde silip atmak hakkaniyete sığmaz.

Haksızlık ederek, bugünlere emek vererek getirmiş insanların, şehrimize kattıkları değerin itibarsızlaştırılmasına “eyvallah” denilmez.

Bugün dillere pelesenk edilen “işgalciler”, unutmayalım ki o alanı yıllar önce şehrin yüzüne bakılır hale getiren esnaflardır.

Semaver çayların fiyatları üzerinden koparılan yaygaranın arkasında “oraları boşaltalım, hepsini kaldırıp yıkalım” ya da “belediyeye ait halka açık, halkın ortak kullanım mekânları haline dönüştürün” diyenlerin (sanki şu an halka açık değilmiş gibi), On Gözlü Köprü çevresini emekleriyle bu güzel hale getirenlerin elinden almak düşüncesi varsa, burada başka bir hesap vardır.

Velhasıl, On Gözlü Köprü’nün arkasına sığınıp kelle isteyenlere küçük bir hatırlatma;

Dicle boyunda bugün ailemizle, misafirlerimizle saatlerce oturup çay içebiliyorsak, hatıra fotoğrafı çekebiliyorsak, şehrimiz için utanmıyorsak, bu işin içinde birilerinin alın teri ve emeği var.

“Yiğidi öldür ama hakkını teslim et” demişler. Eğer derdimiz gerçekten Dicle Nehri’ ne, Hevsel (Esfel) Bahçeleri’ ne, On Gözlü Köprü’ ye sahip çıkmaksa, yapılan güzelliklere, yılların emeğine vefasızlık etmeyerek, şehrine hizmet edenin hakkını teslim ederek başlayabiliriz.

Diyarbekir…  Amed…  “Bajarê Bîr û Evînê”. Bu şehir unutmaz; değerlerine sahip çıkanı da, sahipsiz bırakanı da…

Devamını Oku

Çıkar odakları devreye girdi

Çıkar odakları devreye girdi
4

BEĞENDİM

ABONE OL

Göreve geldiği günden bu yana Diyarbakır’ da eğitim kalitesini yükseltmek adına ayağı yere basan başarılı projeleri hayata geçirmeye çalışan İl Milli Eğitim Müdürümüz Murat Küçükali, birilerinin tekerine çomak sokmuş olacak ki bazı basın ve medya tetikçileri devreye sokulmuş ve cılız seslerle olsa da karalama faaliyetlerine başlamışlar. Yazılarımı takip edenler, bu şehrin yönetiminde görev alan, hizmet noktasında makam sahiplerinden beklentimizin samimi gayret olduğuna sıklıkla vurgu yaptığımı bilirler. Murat Küçükali’ nin de bu samimi gayretine daha göreve gelir gelmez, DİKO Başkanımız Mehmet Yüksel’ in ofisinde tevafuken karşılaştığımızda şahitlik ettim. Yarı değerli taşlara olan özel ilgisini, insanımızın istihdamına dönüştürecek müthiş bir projenin zeminini oluşturmak için yaptığı görüşmede güzel niyetini takdirle karşıladım. Milli Eğitim camiasıyla da yakın ilişkimden dolayı tanık olduğum özel durumlarda dürüstlüğüne ve dobralığına tanıklık ettiğim bu insanın karalanmaya çalışılmasına sessiz kalmayı kendime yediremediğim için bu satırları kaleme alma düşüncesi ortaya çıktı.

Diyarbakır’ ın en büyük talihsizliği, ne istediğini bilmeyen bir halk kitlesine sahip olması. Zaten geri kalmışlığımızın en büyük sebebi de bu değil mi. Memleket için iş, istihdam alanları oluşturulmasını istemek yerine, tayin istekleri ve çalışmadan maaş alabileceği bireysel istihdam için siyasilerin kapısını aşındırmaktan öteye geçemediğimizden, başka memleketlerin olağan halleri bile bize olağanüstü bir nimet gibi sunulabiliyor.

Tahminim o ki, yandaşlıkta sınır tanımayanlar, yalamak için parmakların uzatmışken, boş çanağa denk geldiğini görünce sızlanmaya ve söylenmeye başladılar. Kıçına bakmadan koltuğa talip olan, dayılarını veya çok dinidar akrabalarını devreye koyanlar sağlam bir duruşa sahip böyle bir müdürle karşılaşınca haliyle, “sen benim kim olduğumu biliyor musun?” moduna geçmişlerdir. Ya da ihale ve rant için siyasilerin yanında fotoğraf çekilip, falan bakan, filan il başkanı yakınımdır yalanıyla bürokratların kapısını arşınlayanlar, umduğunu bulamayınca at çamuru kalsın izi. Kökeni matbaacı, idolü para olan tetikçi basın ayağı mı? O çok basit, 50-100’ dü, şimdi olsun 500-1000. Hele bir de iddialara balıklama atlayan muhalefet varsa yeme de yanında yat.

Beyler Diyarbakır büyükşehir olsa da, bilenler için çok küçük. O yüzden memleket çalışan adam bulmuşken bırakın işini yapsın. Siz de dilinizden anlayan, nabzınıza şerbet, kâsenize lokma koyanların ziyaretlerine gidip elinizi ovuşturup fotoğraf çekilmeye devam edin. Dürüst iseniz ve memleketin faydasını düşünüyorsanız memleketin bağlarında neler oluyor onları araştırın, aleni bir şekilde çökenlerden hesap sorun,  biz de yanınızda duralım.

Devamını Oku
Diyarbakır Web Tasarım